çok çocukça bir yazı olacak. ama çok da umrumda değil. yıllar sonra aklıma gelmiş, kimin ne düşüneceğini mi umursayacağım kendimi dahi umursamıyorken?
10 yaşındaydım. bir araba reklamı çıktı, bir kadın "şov başlıyor" diyordu, ardından arabalar falan. çok beğenmişti herkes şarkıyı. ingilizce dersinde öğretmenden istemişlerdi "bulun, getirin, dinleyelim". ben pek umursamamıştım. şarkı güzeldi. ama o kadar.
öğretmenimiz bir sonraki derse getirdi şarkıyı. bu sefer daha iyi dinlemiştim. harikaydı. the show must go on'du adı. sonra hemen evimize en yakın kasetçiye gittim. yeni aldığımız teypte cd özelliği de vardı, onu da kullanasım geldi. biriktirdiğim bütün parayla bu şarkının olduğu bir queen cd'si aldım: greatest hits 2.
sonra yavaş yavaş, o albümde beğendiğim şarkıların olduğu albümleri almaya başlamıştım. o yaşlarda elime geçen bütün parayı buna yatırarak, ancak 3 yılda tamamlayabilmiştim bütün albümlerini queen'in, freddie mercury'nin solo albümlerini de alıyordum.
o zaman şarkıları internetten indirmek gibi imkanlarımız kısıtlıydı. öyle bir olay vardıysa da, bizim yaşımız küçüktü, bilgisayarımız yoktu evimizde. şimdiki gibi değildi ne de olsa. o yüzden bunu dinlemek istiyorsak, albümleri almak zorundaydık.
ailem, yemekhanede yemek yediğim için yanıma sadece dolmuş paramı verirdi, o da servisi falan kaçırırsam diye. o paraları biriktirerek queen albümlerini alırdım. haliyle iki albüm arası baya uzun zaman demekti benim için. arada bir cebime para girsin de albümü daha çabuk alayım diye yemekhane fişlerimi satardım çocuklara.
güçbela paralar birikirdi. albümleri bu şekilde tamamlarken, bir yandan da video kasetlere merak sarmıştım. dinlediğim adamları izlemek de istiyordum. o zamanlar youtube gibi bir imkanımız yoktu tabii. yine aynı şekilde, aynı güçlükle paraları biriktirir, alırdım kasetleri. ama bir sorun vardı, kasetler vhs idi, bizim kasetçalarımız betamax. sonra biraz daha para biriktirirdim betamax kaset almak için. sonra biraz daha para, vhs'yi betamax'a çektirebilmek için.
bir arkadaşımı daha alıştırmıştım queen'e. elimize ne geçerse hemen birbirimizle paylaşırdık. onun teyzesinin evinde internet vardı. "kingmercury" diye bir siteden freddie mercury, queen resimleri çıkartıyordu siyah beyaz. getiriyordu okula, fotokopiyle büyüttüğümüz fotoğrafları poster yaptırıyorduk. sabit boyutta kalanlarla da bir dosya hazırlamıştık kendimize. ne biri, ikişer dosyamız vardı. internetten bulduğumuz her dökümanı düzenlice klasörlüyor, bir albüm oluşturuyorduk. yıllar sonra bunları gören insanların, bunları alabilmek için bize yüzlerce lira teklif edeceğini bilemezdik. o kadar güzellerdi, o kadar özenmiştik onlara.
bu arada büyüyorduk da tabii, içsel çekişmelerimiz vardı. hayranlıklarımız, aşklarımız, arkadaşlıklarımız.
o zamanlarda jose mauro de vasconcelos'un bir kitabını okuyordum: güneşi uyandıralım. kitapta zeze, maurice chevalier ile özel, gizli bir bağ kuruyordu. tam bu dönemlerime denk gelmişti, çocuktum. çok çocuktum. böyle böyle, freddie de benim arkadaşım olmaya başladı. fotokopiyle yaptırmadığım sadece 1 posterim vardı, onu da blue jean vermişti. kendi odam yoktu o zamanlar, annem ve babamla aynı odada uyuyordum. tam yattığım zaman göz hizama gelecek şekilde yapıştırmıştım posteri.
ne zaman sevinsem, ne zaman üzülsem gidip ona anlatıyordum. kimseye anlatamadıklarımı ona söylüyordum, kendimle yüzleşmek istediğim zaman onunla konuşuyordum. anormal bir durum olabilir, ama bu çocuk da bu şekilde atlatmaya çalışmış onu işte. birçoklarınınkinden daha güzel bir yol bence.
onun öldüğü arada bir aklıma gelirdi. kendime kızardım, "hayır ölmedi" diye. ama olayı o kadar içselleştirmiştim ki, her 24 kasım'da bunu kendime itiraf etmek zorunda kalmam beni kendime karşı hırslandırıyor, hırçınlaştırıyordu.
zaman geçti, ben büyüdüm. onu unutmadım, ama onu biraz ihmal ettim. ama o aynısını yapmadı. duvar başka olsa da, o poster hala benim gözlerimin içine bakıyor, ben ona baktığım zaman. ne zaman istersem sesini esirgemiyor benden. ne zaman istersem yine düşüncelerimde. (bkz: friends will be friends)
sanırım o yaratılanı, ben iyice içime soktum. o kadar içimdeydi ki, asla bana hayır demiyordu işte. gittiğim zaman yüz çevirmeyen tek arkadaşımdı. bir poster, bir ses, veya freddie mercury.
piyanoyu onun için çalmıştım. şarkılarımı onun için söylemiştim. resimlerimi onun için çizmiştim. o ne yapıyorsa, hepsini aynı iyilikte yapmak için gayret etmiş, onun sayesinde şuanki gibi bir insan olmuştum işte. hatta parayı da, tutumu da ama en önemlisi emeği de onun sayesinde öğrenmiştim dolaylı olarak.
borçluyum ona. herkesten çok borçluyum. ya da borçluyum çocukluktaki içselliğime.
birkaç yıl önce mesela, albümlerimi karıştırırken "greatest hits 1" albümünün kapağına düştüğüm bir notu hatırlıyorum, "ikinci queen albümümü aldım, çok mutluyum. tarih 25 şubat, 1997. böyle böyle geçti işte zaman, böyle böyle büyüdü bir çocuk.
sonuç ne olursa olsun. ben çocukluğumu ona yükledim belki de. aradan kaç yıl geçtiği önemli değil, kaç yıl geçeceği de. ben kulaklarımda hala freddie'nin sesiyle yaşıyorum, hala queen'in büyüsüyle, çocukluğumu hatırlayarak, özleyerek, tekrar yaşayarak... anormalce mi? deli miyim? en güzel delilik bu olsa gerek.
ne yapsam da borcumu ödeyemem. sesini duyduğum zaman hiç edinmediğim bir arkadaşa mı ağlıyorum, yoksa o sesteki duru güzelliğe mi bilmiyorum.
"who wants to live forever?" diye hayıflanmış olmasan, sonsuza kadar yaşatmak isterdim seni...