eskiden sigara içilen otobüslerdeki sigara yasağı, şimdi de kapalı mekanlarda olan sigara yasağı nasıl hayatımıza yerleştiyse, kolbastının da o şekilde hayatımıza yerleşip insanların ona alışması, hatta hayatımızın, hepimizin hayatlarının bir parçası olma sürecidir.
ama öyle bir yerleşmektir ki... hayat adeta kolbastı olur yani. bakın size bunu anlatayım, dinleyin.
bundan yedi ya da sekiz sene evvelindeyim. artık uzaylılar mı kaçırmış, eşşekler mi kovalamış, inekler mi içmiş; ne olduysa bir şekilde bu ülkeden hatta bu dünyadan uzaklaşmışım. ilişiğim kesilmiş. başka bir dünyada olmasam da en azından bizim geleneklerden uzak bir dünyadayım.
bu dünyadan gitmeden hemen öncesine gelirsek, hayat gayet normal. buzullar erimemiş, küresel ısınma az, e-5 akıcı. kolbastı hiç şimdiki gibi yaygın değil. kolbastıyı sadece rahmetli erkan ocaklı'nın söylediği bir türkü-oyun olarak biliyorum.
efendim, işte ne oluyorsa ben kendimi bir anda kapıkule sınır kapısı'nda buluyorum. araç konvoyları var önümde boylu boyunca. bense kamyonun tekinin kasasında uyanıyorum, yanıma da ufak bir çanta bırakmışlar. açıyorum, içinde pasaportum var. daha doğrusu bana bir pasaport uydurmuşlar. bir takvim bırakmışlar, sene 2009 olmuş yedi sene dünyadan kopuk kalmışım. bir de cd player ve kolbastı cd'si bırakmışlar. atlıyorum kamyonun kasasından aşağı. yaya olarak yürüyorum.
gariplik var ama... sınır kapısındaki görevliler üzerime doğru kolbastı yaparak geliyorlar. "delü herhalde diyorum." müziksiz neden kolbastı yapar insan? pasaportumu, kimliğimi gösterip girişimi yapıyorum.
bir otobüse biniyorum, istanbula gideceğim. otobüsteki 46 kişinin rahat 10'u kolbastı yapıyor yine. son ses de kolbastı çalıyor. yoldan geçen arabaların sürücülerine bakıyorum. onların da çoğu kolbastıcı... çıldırmak üzereyim. istanbul'a yaklaştıkça kolbastı yapanların sayısı giderek artıyor.
şaşkınlıkla kendimi tokatlarken, otobüs bir tesiste mola veriyor. "sıkışmışım bari tuvalete gideyim" diyorum. pisuvara yanaşıp işimi hallederken, on sekiz yaşlarında bir genç kolbastı yaparak geliyor benim yanımdaki pisuvara doğru. her tepinişinde yerlerdeki sular şap şap etrafa sıçrıyor. fermuarını açıyor, işerken de kolbastı yapmaya devam ediyor. haliyle etrafa hatta benim üzerime başıma da işiyor.
"lan mına kodumunun, hayvan mısın, naapıyorsun" diye üzerine atlıyorum. debelenirken bile kolbastı yapıyor. öyle hareketli ki beni de düşürüyor, üzerimde biraz kolbastı oynadıktan sonra tuvaletten çıkıyor.
"memleket ben gideli delirmiş" yahu diyorum. o öfkeyle esenler otogarı'na ulaşıyorum. firmalar arasında yürürken bir anda etrafımı sekiz kişilik bir kolbastı ekibi sarıyor. pardon, kolbastı ekibi değilmiş. tam trabzon firmalarının önündeymişim. o firmaların muavinleri ve çığırtkanlarıymış bunlar. "trabzon kalkıyor" demeye çalışıyorlar...
trabzon'a gitmiyorum ki ben. zonguldak-ereğli'ye gideceğim. güleyim mi ağlayayım mı? zonguldak'a yaklaştıkça kolbastı iyice yoğunlaşıyor. anladığım kadarıyla trabzon'a ne akdara yakınsak o kadar çok kolbastı oluyor.
ereğli'de iniyorum. sokakların %90'ı kolbastı oynuyor. adamlar gündelik hayatlarını kolbastı yaparak geçiriyor. ambulans görevlileri sedyeleri kolbastı ile taşıyor, belediye başkanı makamında kolbastı yapıyor, hakimler adliyede kolbastı yaparak yargılama yapıyor...
delirmek üzereyim. eve gidiyorum. annem yıllardır görmediğinden çok özlemiş beni. sarılıyor. şükür ki kolbastı oynamıyor. "oğlum sen gittin gideli ülke çok karıştı" diyor. "belli" diyorum. "herkes kolbastı oynuyor"
"ne oyunu oğlum, karadeniz'de yeni bir kolbastı devleti kuruluyor, o oyunlar hep bir eylemin parçası..."