bir türlü geçmeyen iç sıkıntısı

entry15 galeri
    3.
  1. işte sebebi ; ahmet altan'ın bu yazısı hayata bakışımı , anlamlandıramadığım içsıkıntıma cevap olmuştur.

    durduğunda

    Perdeleri açtım.
    Sakin, huzurlu bir ışık, balkonun kenarına dizili çiçeklerden sekerek girdi içeri.
    Halıya, koltuklara, parkelere yayıldı.
    O çiçeklerin uzun yeşil saksılarına siyah benekli küçük bir sığırcık sürüsü kondu.
    Minik sıçrayışlarla saksıdan parmaklıklara, parmaklıklardan saksılara atlıyorlardı.
    Elimdeki gazete tomarını koltuğun üzerine bıraktım.
    Balkona çıktım.
    Uçuk mavi denizle aynı renkteki gökyüzü birbirine karışmış gibiydi, ufuk çizgisi yok olmuştu, belli belirsiz bir pembelik, ince bir toz gibi yayılıyordu maviliğin içine.
    Beyaz bir sonbahar güneşi vardı.
    Güzel bir sabahtı.
    Balkondaki koltuğa oturdum.
    Bacaklarımı uzatıp ayaklarımı balkonun kenarına dayadım.
    Kendimi fark ettim birden.
    Bedenimi, ruhumu, şu koskoca yeryüzünün bir kenarında duran yaşlı adamı
    Artık son parlaklığını ve ılıklığını yaşayan bu sonbahar gününün ışıkları altında kendi sonbaharını sürdüren bu eski dostun içindeki sükûneti hissettim.
    Sakindim.
    Minik dans adımlarıyla sıçrayan kuşlarla neşeli, sadece bir yaz yaşayacağını söyledikleri halde iki yıldır her mevsim zarif bir dirençle açan çiçeklerle sevinçli, beni ısıtan güneşle huzurluydum.
    Sessiz, ışıklı bir boşluğun içindeydim ve varolmanın o tuhaf hazzını duyuyordum.
    Hızla akan bir nehirde yüzerken bir anlığına karaya çıkmış biri gibiydim, aniden her şey durmuştu.
    Ve ben, beni saran sessizliğin içinden, gürültüyle akıp giden hayata bakıyordum.
    Kısacık bir sürede birbirimize yabancılaşmış gibiydik.
    Milyarlarca insanın yaşadıklarından oluşan hayat dediğimiz o rengârenk kaosun içinde olanlar birden anlamsız gözüktü.
    O öldürme hırsı, o para kazanma tutkusu, o kümelere ayrılma merakı, o övünme arzusu, o bitmeyen öfke ve nefret, o iliklerine işleyen korku...
    Bütün bunlar bizi kendimizden koparıyordu, varlığımızı, bedenimizi, ruhumuzu fark edemez oluyorduk, büyük bir kazaya dönüyordu hayat ve biz dalgalarla boğuşan kazazedeler gibi bazen öfkeyle, bazen nefretle, bazen hırsla, bazen acıyla kurtulmaya çabalıyorduk.
    Hem hayattan kurtulmaya hem hayata tutunmaya uğraşıyorduk.
    Kurtulmaya çalıştığımız şey, tutunmaya çalıştığımız şeydi.
    Biz böyle anlamsızca çırpınırken zaman bizi her an biraz daha eskitiyordu.
    Bazen ılık bir güneşin altında sessizce durmak gerekiyor.
    Işıklı bir boşluğun içinde kendini hissetmek...
    Varlığını, ruhunu, bedenini...
    Önemini ve önemsizliğini...
    Hayatı ve ölümü...
    Yaşamak denen bu kısa yolculuğun anlamını...
    Gerçekten de bir anlamı var mı acaba?
    Belki de yok.
    Belki de bunun için böyle çılgınlar gibi çırpınıyoruz, belki de bir an durmanın bize anlamsızlığı göstereceğinden korkuyoruz, belki de sorular sorabileceğimizi seziyoruz.
    Hayatın bir anlamı olduğuna inanabilmek için hayatla ilgili sorular sormamanın zorunluluğunu hissediyoruz belki de.
    Sorular sormamalıyız.
    Hayat, sorulara dayanamayabilir.
    Ama hayatın anlamsızlığını görmeden, ölmek için doğmanın tuhaflığını didiklemeden, bu gerçekleri kendimizden saklamak için kendimize kutsal değerler yaratarak koşturmanın aslında sadece kendi kendimizi kandırmak olduğunu fark etmeden yaşamak, bütün hayatımızı bir aldatmacaya döndürmüyor mu?
    Aldatıyor muyuz kendimizi?
    Hiç soru sormadan koştuğumuz, hayatın hiç bitmeyeceğine inandığımız, yaşadığımız günlerin sonsuza kadar devam edeceğini sandığımız ve her şeyi ciddiye aldığımız sürece aldatıyoruz.
    Durunca aldatma bitiyor.
    Kenara çekiliyorsun.
    Işıklı bir boşluktan bakıyorsun hayata.
    “Ne kadar anlamsız diyorsun, ne kadar anlamsız bu yaşananlar.
    Işıklı bir sonbahar gününde bunu gördüğünde acele etme, dur biraz, anlamsızlığı görmenin yarattığı huzuru hisset, kendini, varlığını, bedenini, ruhunu hisset...
    Büyük bir anlamsızlığın küçük ve önemsiz bir parçası olduğunu hisset.
    Hayat anlamsız ve sen önemsizsin.
    Tadını çıkar bunun.
    Kırmızı, sarı, mor, eflatun çiçeklere bak.
    Sıçrayan küçük kuşlara...
    Gökyüzüne karışmış denize, beyaz güneşe.
    Onlar gibisin ve onlar gibi ol, sadece bir canlısın, büyük bir kaosun parçasısın, o kadar.
    Sonra sorarsın o sorunu:
    Peki, ben bu hayatı anlamlı kılmak için ne yapmalıyım?
    O zaman hergelece bir gülüş ve şaşırtıcı bir cevap beklerim senden.
    Önce pantolonunu giyde mesela.
    Sonra düşün, hayatın ve insanların yaptıklarının anlamsızlığını görerek yaşamayı sürdürürsen, hayata bir anlam katmak için ilk adımı atmış olursun.
    insanların yaptıklarının anlamsızlığını fark etmek ve o anlamsızlıkları tekrarlamamak hayata bir anlam katabilir çünkü.
    Onlar gibi yapmazsın, bir kümeye ait olup bir başka kümeye öfkelenmezsin, düşmanlık etmezsin, zaten çözemediğin hayatı başkalarını öldürerek çözemeyeceğini anlarsın.
    işte o zaman bir daha sorarsın:
    Başkalarına kızmadan, düşman olmadan hayata nasıl anlam katarım?
    Ve, belki her şey bu soruyla başlar.

    edit : Farid Farjad - Taghtam Deh müziği eşliğinde okunması tavsiye edilir.
    1 ...