yazılarını fazla okumadığım açıkçası hakkında pek bilgi sahibi olmadığım ama tesadüfen internette bir yazısına denk geldiğim ve beğendiğim (o yazısı için) yazar.
"New York'ta Çin Mahallesi'nde dadandığım bir dükkân vardı. Gider ulong çayı, yasemin çayı, yarasa desenli fincan, kelebek desenli tabak, desen desenli kâse: onu ve bunu alırdım.
New York'ta hemen hemen tüm kafelerde yasemin çayı bulunur. Çikolatalı pastayla pek iyi gider. Yani pek severim yasemin çayını. Orda kaldığımız evde de habire yapar, sabahlara kadar okuma seanslarımız esnasında, içerdik Fulya'yla.
Derken baktım hayatımdan yasemin çayı çıkmış. Geçen yaz ingiltere'den bir kutu almıştım. Öyle kutu kutu dokunulmadan duruyor. Geçen hafta bir çaydanlık dolusu yasemin çayı yaptım kendime.
Kendimden bu kadar sevdiğim bir şeyi neden esirgediğime şaşarak. Bach ve Vivaldi dışında, bir şeyler dinleyeyim istedim.
Bir zamanlar sabah akşam dinlediğim bir CD koydum: Böyle yıllardır göremediğim, içimi coşkuyla dolduran bir arkadaşım, çat kapı gelmiş gibi oldum.
Sevdiğim müziklerden, sevdiğim çaylardan uzakta, bir harala gürele içinde, bunca koşturmaca ve debelenmeyle, ne halt ettiğimi düşündüm.
Düşündüm ki, yapmayı hiç ama hiç ama hiç istemediğim bir dolu meşgaleyle, yutulup gidiyor zamanlarım. 'Keyif' zamanları nerdeyse sürgün edilmiş hayatımdan. Düşündüm ki, bir bahar temizliğine girişmeliyim."