kesin ip var * amk mentalitesiyle izleyenlerin vay haline dediğim, senaryosunu gerçek hikayelerden alan ve izleyenlerin bazılarının 'yurt dışına kaçın' mesajını nasıl çıkarabildiğini merak ettiğim film. lan adamlara yurt dışına gidin diyen zaten oradaki komutanın kendisi. ayrıca filmin genelinde ben öyle bir mesaj falan da göremedim, tek gördüğüm köyün boşaltılarak ailenin imkanların kısıtlılığı nedeniyle yurt dışına gönderilmeleriydi. film genelinde verilen onca mesajdan, onca insan hikayesinden çıkarılan şey sadece 'yurt dışına gidin' mesajı verildiği ise kendi adıma izleyenlerin kültüründen de algılarının yetersizliğinden de şüphe ederim.
demet evgar'ın 'buralarda erkekler ya korucu, ya asker olur ya da dağa çıkar.' şeklinde bir repliğinden imkanların sınırlılığı hakkında hiç mi bir şey anlaşılmıyor? bu köyde insanların önlerine kırmızı halılar mı serilmiş? köydeki çocuklar akşam sıcak kahvelerini yudumlarken birlikte zaman geçiren, finolarını besleyen, ayrı odalarda laptop kucakta mutlu mesut yaşayan insanlar mı?
filmin sonunda da milyonlarca insanın çatışmalardan, köy boşaltmalardan etkilendiğinin gösterildiği istatistikler sadece 'bunları biliyor muydunuz?' şeklinde mi algılanmalıdır? milyonlarca insandan bahsediliyor, bu ülkede herkesle eşit yaşaması gerekirken 'devlet baba' tarafından dışlanan 'çapulcu', 'kültürleri hiçe sayılarak dağ türk'ü olarak addedilen', 'kuyrukları varmış diye alay edilen' milyonlar...
fiziki şartların yetersizliği kabak gibi ortada, klavye başında ahkam kesenler bir hafta benzer bir ortamda yaşasaydı norveç'e mi abd'ye mi kaçarlardı bilmiyorum. bunu görmek için de fazla havuç yemeye gerek yok.
'köyleri boşaltılan köylüler yurt dışına gidince birilerinin ekmeklerine yağ sürmüş oluyorlar' mış. bu karara varmak, 5.1 ses sistemli, gıcır gıcır pc'ler başında ahkam kesmek bu kadar kolay mıdır? adamlar köylerinin hasretiyle yaşıyorlar istanbul'da ve yurt dışında. bu düşünceyi savunanlar, bunu göremeyecek kadar mı başka noktalara odaklandınız filmi izlerken? farklı pencereler açın, elinizi vicdanınıza koyun.
tokat gibi sahnelerden birinde iki kardeş konuşur:
- abi eğer çatışmada karşı karşıya gelirsek ne olacak?
+ ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit olacaksın.
sonuçta ikisi de ölür, olan aileye olur. birinin cesedi türk bayrağına sarılı tabutla onurlandırılır, diğeri ise traktör kasasında taşınır...bir insanın 'devlet baba'nın diliyle 'çapulcu', 'terörist' olarak görülmesi insan hakları dikkate alındığında bu şekilde bir cenazeye layık görülmesini gerektirir mi? devlet baba'ya göre evet, evrensel insan haklarına göre hayır.. bu sahnede ölen askerleri ve militanları görüp de insan olarak olumsuz etkilenmemek elde değil. tabi 'devlet baba'nın insanlık anlayışına göre bu duruma üzülmemek gerek...vatan sağ olsun.
sonuç olarak mahsun kırmızıgül'ün yönetmenlikteki tecrübesizliği filmde görülse de film kendisini konusu ve oyuncuların başarısıyla baştan sona izletiyor (zannımca). en önemli nokta benim için türkiye'deki 'ataerkil feodal' toplum yapısının eleştirilmesiydi. 'erkekler savaşır, kadınlar ise bunun cezasını çeker...'
'devlet baba' yerine çözümün 'devlet ana''ya bırakılarak ailede annenin toparlayıcı, daha sahiplenici ve konuşarak bir araya getirici rolü metafor olarak kullanılarak sorunun diyalog yoluyla barışçıl çözümü güzel bir şekilde betimlenmiş.
gerçek hikayelerin olmasıyla birçok önyargıyı kırıp, izleyenlerin çoğunda empati'ye yardımcı olacağını düşündüğüm, küçük insan hikayelerini anlatırken ülkemizin en önemli sorunlarına değinen ve çözümün diyalog kurmaktan geçtiğini savunan güzel bir film.