evimde; odamda oturmuş mal gibi duvara bakıyordum. tabii öyle bakmıyordum sadece, aslında aklımdan o anda binlerce komplike düşünce geçmekteydi. özellikle "nolacak bu dünyanın hâli?" diye düşünüp durmaktaydım. biraz da, karnım acıktığımdan olsa gerek, afrika'daki kıtlık üzre düşünmeye başladım. tam, açlığın dayanılmaz hâle geldiği sırada, "düşün, düşün; boktur işin." deyip kalkarken; birden büyük bir gürültüyle odamın camı kırıldı. anın getirdiği refleksle kendimi odanın öteki kısmına fırlattım ve her zaman "bir gün bunlar yüzünden başıma bir kaza gelecek ama hadi hayırlısı.." diye hayıflandığım kablolara takılıp yere yığıldım. tabii kabloların çektiği monitör de başıma düşüp patladı(hade len). müthiş bir acı duydum; henüz ölmemiştim ve gözlerim yarı açık inliyordum. yarı açık gözlerimle, camı kırıp tüm bunlara neden olan şeyin ne olduğunu görmek için etrafı taradığımda bana doğru gelmekte olan; tüyleri, diken diken ve kırık camdan mütevellit yaralardan sızan kanlarla kaplı kediyi gördüm. bunca hâl içerisinde yine de kediyi tanıdım. bu, bir süre önce ezanı dinlediğin görüp koşarak tekmelediğim ve tekmiğimle uçmaya başlayan kediydi. yaptığımdan pişman değildim. o da yaralı olduğundan hafif topallayarak ama yine de emin adımlarla bana doğru yaklaşıyordu. korkmuyordum. yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. gözünde o günki gibi bir boşluk yoktu; bir amacı vardı belli ki. bir intikam. pençesini kaldırdı, tırnakları odamın 100 watt'lık ampulünün yaydığı ışık altında parladı, aynı çizgi filmlerdeki gibi: bi daha çizgi film izleyemeyeceğim düşüncesiyle hüzünleniverdim. içimdeyse bir merak vardı. sormak istiyordum ama soramıyordum, acaba o günki tekmiği vurduğumdan beri uçuyor muydu? pençe inmeye başladı...sanırım cevabı hiç öğrenemeyeceğim. elveda hayat. tahta atım bekle beni!