refi cevat ulunay

entry7 galeri
    7.
  1. 1890 yılında Şam'da dünyaya gelen Refi Cevad Ulunay, Mevlana Celalettin Rumi’nin soyundan gelen eski bir Türk gazetecisi ve yazarı. Ali muhittin'in oğludur.

    1909'da Mekteb-i Sultani'yi (Galatasaray Lisesi) bitirdikten sonra Tanin'de gazeteciliğe adım attı. Sonra ikdam'da yazdı. 1912'de Pehlivan Kadri ile birlikte Alemdar gazetesini kurdu. ittihat ve Terakki'nin siyasetini şiddetle eleştirdiği için sık sık kapatılan gazeteyi başka isimlerle devam ettirdi. 1913'te Mahmud Şevket Paşa suikastı üzerine ittihat ve Terakki yönetimince Sinop'a sürgün edildi.

    Daha sonra şehrah, Hemrah ve Yeniyol ga­zetelerinde yazı işleri müdür­lüğünde bulundu. Bu arada mizaha yatkın bir ruhu ol­duğu için Gıdık dergisinde alaylı yazılar yazıp ve siyasî mi­zahın güzel örneklerini verdi. "Alemdar" gazetesindeki ya­zıları da pek meşhurdur.

    Çorum ve Konya'da sürgünde geçirdiği I. Dünya Savaşı sona erip ittihat ve Terakki iktidardan düşünce istanbul'a döndü. Alemdar'ı yeniden çıkarmaya başladı. Tamamen siyasi bir hesaplaşma aracı olarak düşündüğü gazetesi başlangıçta Mustafa Kemal'e karşı ılımlı davranırken, sonra Milli Mücadele'yi bir ittihatçı eylemi olarak algıladı ve en ağır saldırılarda bulundu. Zaferin kazanılması üzerine Mısır'a kaçtı ve "Yüzellilikler" listesine dahil edilerek vatandaşlıktan çıkarıldı.

    Alemdar gazetesi başyazarı refi Cevat Ulunay, Kur­tuluş Savaşı’na karşı çıkarken, bir taraftan da ingiliz mandasını destekliyordu.

    "Biz de istiklâl fikrine şiddetle bağlıyız. istiklâ­limizi temin edebilmek için de kuvvetli bir devlet müzaheretine muhtacız. O devlet ki, ingiltere’dir ve ingiltere olması lâzım gelir. Bizi elimizden tutmalı, ve para sarfedilmesi lâzım gelen yerleri bize göste­rerek yaşamaya lâyık bir kuvvet halinde bizi muha­faza eylemeli." der 30 Eylül 1919 tarihli (Alemdar) gazetesinde.

    (Alemdar) gazetesi başyazarı Refi Cevat (Ulunay) 27 Ağustos 1919 günü yayınlanan başyazısında şöyle söylüyordu:

    "Kuvayi Milliye’yi dağıtmak için Damat Fe­rit hükümetinin giriştiği teşebbüsleri memnuniyetle müşahede etmekteyiz. Bunu, Sadrâzam Paşa’nın teş­kil ettiği kabinedeki azalara medyûnuz.

    Arzumuz, bilhassa huzur ve sükûna muhtaç olan şu memleketin rahat nefes alabilmesidir. Harpten harbe sürüklenen milletin yeni baştan barut kokusu teneffüs etmeye artık ciğerleri müsait olmadığını defeât ile yazdık. Böyle olduğu halde, bazı gazetele­ri, bu fikre şiddetle muarız bulduk. Halbuki bu dev­let, siyaset kitabını açacağı yerde, kılıca davran­maktan, kılıcına davranacağı zaman da, siyaset ve meskenet hareketi yüzünden kaybetmiştir.
    Bu mühim zamanlarda yapılacak yanlış bir ha­reket, bittabi devletin son hatasını teşkil edecek. O hatanın tamirine ise, zaman ve mekân artık müsaa­de etmeyecektir.

    Beş vakit namazda Padişaha duadan gayri bir şey bilmemesi lâzım gelen orduya neler öğretmedik. Nihayet ordu, içtimai hayata karışıyor, hürriyeti is­tihsal eden o kuvvet, herşey oluyordu. Halbuki, bir kere asker arasına siyaset mikrobu sokulacak olur­sa, o herşey olur, yalnız asker olmaz.

    Abdülhamid-i Sâni’nin millete bıraktığı orduda hiçbir intizam mevcut olmasa dahi, mânen haiz olduğu kuvvet, bütün intizamları tavlit edecek mahi­yette idi. ittihatçı'ların eline böyle bir kuvvet geçin­ce, onunla her ateşi karıştırmak istediler.
    hayır...
    Harbi umumî, köylerde cenazeleri yıkayacak erkek bırakmayan, bacalar tütmez, arslanları kolsuz bacaksız, ak sakallı babaları yavrusuz bırakan o fe­lâket, büyük felâket, bu kadarı kâfi değil mi hayır..
    Hareket-i Milliye var. Haydi bakalım, zavallı Anadolulu... Köyünde bir kahve içebildinse kâfi. Tekrar torbanı boynuna tak, tüfeğini eline al, yine ölmek lâzım. Bu olamaz, buna tahammül edilemez. Her zaman yazdığımız gibi, bu devletin ciğerlerine artık barut kokusu teneffüs ettirilmemeli. Hükümet her mevkiin vaziyetine göre hareket eylemeli, sırtına bir küfe ekmek yüklemeli, eline bir çanta ilâç almalı, memurlarının ahvalini güzelce tetkik edebil­mek için gözüne kuvvetli bir gözlük takarak, Anadolu’nun her türlü ihtiyacım temine, hastalığını tedaviye başlamalı. Topu topu elimizde bir Anadolu kaldı, onu da böyle müfrit fikirlere ezdiremeyiz."

    1938'deki af üzerine yurda döndü ve hemen Yeni Sabah'ta yazmaya başladı.

    "Refi Cevad, 1938'den sonra çok güzel yazılar yazmıştır. Bu­ gün o yazıları anlayacak pek az kimse kaldı. Refi Cevad, Osmanlı Türkçesini iyi bilen, da­ha ziyade "lafzî" sanata düşkün; mânayı alenge ve selâset-i be­yanı tomturak-ı elfaza feda eden bir "Nihrîr" idi. Divan edebiya­tına oldukça vâkıftı. Fransızcası iyi idi. Sahibi veya râvisi ol­duğu güzel anekdotları vardı. Hoş sohbet, şakacı, sırasına göre bedzeban, sırasına göre hoş beyan bir zat idi. Ufulü Türk kalem âlemi için zayiattan sa­yılır; çükü artık Türkiye'de böyle yazan, hattâ o yazıları anlayarak okuyan kimse kal­madı.

    Tekrar va­tana kavuştuğu zaman da ga­zeteciliğe başladı ve Tan gaze­tesinde fıkra yazarlığı yaparak ölümüne kadar kalemini elin­den bırakmadı.

    1952'den ölümüne kadar yazarlığını Milliyet'te sürdürdü. Bu ikinci döneminde daha çok anıları, kültürel konuları işledi. Sohbet türü yazılar yazdı. Gelenekçi bir tutum içinde oldu. Eski istanbul yaşamı ve kültürünü aktarmaya çalıştı. Nadiren girdiği polemiklerde eski ısırıcı üslubunu ortaya koydu. Kitapları arasında Köle (ist., 1942), Enkaz Arasında (ist., 1945); Sayılı Fırtınalar (ist., 1955, yb 1994), Dağlar Kralı (ist., 1955), Haşmetli Yosmalar (1957), Bir Başka Âlem (ist., 1964) isimli romanları vardır.

    Ulunay hayata vedâ ettiği za­man 80 yaşına yaklaşmıştı. Türk basın tarihinde ender görülmüş meslek kavgalarının adamı olan Ulunay Milliyet'te yıllarca “Tak­vimden Bir Yaprak” başlıklı kö­şesinde hergün tiryakisi olan okuyucularına seslendi. 4 kasım 1968'de ölen Ulunay vasiyeti uyarınca Konya’ya götürülerek orada toprağa verildi.

    Refi Cevad Ulunay’ın naaşı Şişli Camii'nde kılman öğle namazından sonra, ömrü­nün 59 yılını verdiği BabIâli yo­kuşundan geçirilerek gazetesi Milliyet’in önüne getirilmiştir. Burada siyah bir örtü ile kaplı
    masa üzerine konan naaşı önünde kısa bir dini tören ve saygı duruşu yapılmış ve toprağa verilmek üze­re Konya’ya götürülmüştür.

    necmi onur'la yaptığı söyleşi'de:

    Atatürk’ü sever­di.

    O’nunla görüşmelerini anlatırken gözleri buğula­nır:
    "Öyle adamlar milletlerin tarihinde gelişi ender şans­lardandır" derdi. Millî Mücadele yılla­rında Anadolu'ya geçmeyişinin sebebini kendisinden sormuştum. şöyle demişti:

    "Vagonum Haydarpaşa’da hazırdı. Anadolu'ya gidecek­tim. Kararlı idim. O sırada padişah çağırttı beni.. Haza­ra çıktım. Gözlerimin içine baka baka tek kelime konuş­tu. "Sende mi?" dedi. Kala­ kaldım. Bu tek kelimenin üzerimdeki ağırlığını hayatım boyunca hiç kimseye anlatamadım..". diye anlatır.
    0 ...
  1. henüz yorum girilmemiş
© 2025 uludağ sözlük