Bahar geliyor nihayet. Meyvelere çiçek düşüyor, balıklar yuvalarından çıkıp derelerde oynaşıyor. Elle bile yakalamak mümkün.
Ama dedemle zegan’a gidiyoruz. Üç tarafı dağlarla çevrili köyün tek girişi zegan.
Daha gün doğmamış, postumuzu serip kırağı düşmüş toprağa uzanıyoruz. Ayağımızda kıl çoraplar onun üstünde derbeyler. Soğuk, bir yılan gibi ısırıp uyuşturuyor.
Bugün sıra bizde. Uykusundan uyanan binbir yabani yiyecek arıyor. Dedemle kurt bekliyoruz.
Dedem Kore gazisi. Gözlerine kadar inen kaşlarını düzeltip bükük parmaklarıyla moskof lakant’ının dürbününü ayarlıyor.
Kırağı çiğe dönünce acıkıyorum, heybesinden helva veriyor dedem, helva dediğim pekmezle kavrulup elde bükülmüş hamur topakları, ama tadı lindt çikolatalarından daha güzel.
Bekliyoruz, saatlerce kıpırdamadan bekliyoruz, öğlen oluyor, ayaklarımız biraz ısınıyor, gün dönerken gökyüzü kan kızılı.
1200 metrede bir keçi yardan yara atlıyor. 600 metrede v çizmiş bir kuş sürüsü…
Ve 800 metrede bir kurt… o kadar asil duruyor ki, tüyleri çarka çekilmiş balta ağzı gibi parlıyor. Üşüyen ellerimi tüylerinin arasına sokmak istiyorum.
Bekliyoruz… çok uzak… sabırla bekliyoruz… gülümsüyorum, dudağım çatlıyor. Dudağımdan sızan ince kanı yalıyorum. içimi ısıtıyor…
Daylot diye fısıldıyor dedem… daha değil…
Daylot… daylotttt…
300 metreye düşüyor… sonra dedem sayıyor… errrrtiii…. Oriiiiii….
Tetiği eziyorum… öğrettiği gibi tam ayaklarına nişan aldım… artık neredeyse bir saç teli kadar mesafe kaldı.
Ve dedem samiiii deyince tetik düşüyor… mavzerin sesiyle yankılanıyor zegan… kuşlar kaçıyor. Yardaki keçi kaçıyor. Nefes alan herşey kaçıyor…
O güzel kurt sıçrıyor önce… sonra yalpalayarak kaçıyor… 50 metre sonra yan devriliyor…
Yanına gidiyoruz… heyecandan nefes nefesteyim…halen sıcak… ellerimi tüylerinin arasına sokuyorum… ısınıyor ellerim… soğuyor yüreğim…
Sahi sen hiç pekmezle kavrulmuş un helvası yedin mi?