1950 yılının sonbaharında istanbul Radyosu stajyer ses sanatçısı sınavı açar. Boğaziçi Lisesi son sınıf öğrencisi Zeki Müren bu sınava katılan 186 kişiden biridir. Jüride Orhan Veli'nin babası Mehmet Veli Kanık, Refik ve Fahire Fersan, Cevdet Çağla, Yorgo Bacanos, Afife Ediboğlu, Baki Süha Ediboğlu gibi, musikinin kıymetli simaları bulunuyordu. Jüri, yarışmacılar arasından iki kişide radyoda söyleme yeteneği görür : Nadir Hilkat Çulha ve Zeki Müren. iki saat sürmüştü geleceğin yıldızıyla tanışmak.. Fakat aradan aylar geçmesine rağmen radyodan bir haber gelmeyince perişan olan Zeki Müren kendi kabuğuna çekilmişti. Sonunda, tam da ümidin kesildiği bir gün telefon gelecekti. Karşısında Refik Fersan vardı. "Oğlum, Perihan Altındağ rahatsızlandı. Onun yerine programa çıkacaksın," diyordu.. Zeki Müren şöyle anlatır :
"Perihan Hanım, telefon açıp gelemeyeceğini, onun yerine plağını koyabileceklerini söylemiş.Daha önce de birkaç kere yapmış bunu. O zamanlar radyonun başında bulunan Zahir Törümküney çok kızmış, yahu nedir bu solistlerden çektiğimiz ? Bunlar kapris üstüne kapris yapıyor. Ne demek plağımı koy ? Koymayacağım, demiş. Sonra da şunun yerine bir solist bulun bana demiş. Bunu söylediğinde Baki Süha ve Müzik Yayınları Şefi Cevdet Çağla orada.."
Ve program başlar. Herkes o saatte Perihan Altındağ'ı bekliyor tabii. Anons yapılıyor : "Şimdi Zeki Müren şarkılarını okuyacak." Kimi kapatıyor, kimi merak ederek açıyor radyonun sesini.. Bir çocuksu ses, ama son derece yumuşak, son derece lirik. Çok vahşi, zor telaffuz edilen birtakım kelimeleri büyük bir sükunetle telaffuz ediyor. Son derece de etkili bir ses. Herkes şaşırmış. Radyoya telefon üstüne telefon yağmış, kimdir bu ses diye.
45 dakikalık program sonrasında kan ter içinde kalan Zeki Müren, koridorda ıhlamurunu yudumladığı sırada ilk telefonu gelir..
"Seni dinledim ve ağladım. Kimsin çocuğum, kimsin ?.."
Her şey bu telefonda gizliydi. Musiki dünyasının bir devi, Hamiyet Yüceses arıyor ve takdirini ifade ediyordu. Ardından Suzan Güven ve diğerleri.. Devler, kendi ifadeleriyle, "o hüzün dolu ve her zaman kırılmaya hazır incecik Zeki'yi" fark etmişlerdi, kabul etmişlerdi..