kolun kanadın kırılmasıdır. hele babanız yerine koyduysanız.
dün gibi hatırlıyorum dedemle geçirdiğim senelerimi, aylarımı, günlerimi. erken ve hastalıklı doğduğum için, annemle babam o zamanlar çalışmak zorunda olduğu için dedemle anneannem baktı bana okula başlayana kadar. anneannemle dedemin kokusunu anamla babamın kokusundan daha çok sevmem bundandır belki de. çok sık hastalandığımdan ve iğne yemeden iyileşmemin olanaksız olduğundan şehrin bi ucundan bi ucuna gelir, iğnemi yapar, sonra rahatsızlık vermeyim diye hemen giderdi evine. küçükken bütün teyze dayı çocukları toplanırdık sofra bezinin etrafına, bize tüpün üstünde mısır patlatırdı. o an yaşadığım mutluluğu, huzuru bir daha yaşayamadım ben. herkes, çocukları, gelinleri, damatları, torunları, 53 yıllık karısı çekinirdi dedemden. bir tek ben çekinmezdim. beni ayrı severdi bilirdim. üşümeyeyim diye apartmanın bahçesindeki kulübeden odun kömürü taşırdı dedem. kuzenlerime kızarken bana göz kırpardı. hepsini severdi ama ben ayrıydım onun için.
dedem benim babamdı.
ben dedemi en son 2006 ramazan bayramında gördüm. kanseri yenmiş, hastaneden çıkmıştı. 73 yaşında bir haftada iki ağır ameliyat geçirmiş ama ayakta kalmıştı işte. yaşıyordu.
günler sonra bir sabah ezanı vakti anneanneme 'çocukları çok özledim. akşama mantı yapalım. sen hamurunu yaparsın ben içini koyar dürerim. hep beraber yeriz.' demiş. sonra da sabah namazında tansiyonu 24'e fırlamış. apar topar hastaneye kaldırmışlar. vefatından sonra anneannem anlattı bunları bana.
'üç gece yatak dördüncü gün toprak kızım. kimseye kahrnı çektirmeyeceksin.' derdi.
öyle de oldu.
dördüncü günün gecesi rüyamda gördüm onu. bana bakıyor, gülümsüyordu. sakalı gibi bembeyaz giyinmişti. hastaneden çıktığı günkü gibi al aldı yüzü. 'nereye gidiyorsun?' dedim. 'her zaman cebinde duran o eski saati bana gösterip 'zamanım doldu.' dedi.
ağlayarak uyandım. aynı anda telefon geldi anneannemden.
dün gibi hatırlıyorum dedemin yeşil örtüsü sarılı tabutla evinin önüne gelişini. hiçbir gerçek bu kadar acıtmamıştı içimi. bir yandan anneannemi sakinleştirmeye çalışırken, tabutu görmemle donakalmıştım. gerçek ordaydı. o tahta parçasının içinde yatan ceset dedemindi. hala inanmak istemiyordum. sanki orda dedem değil bir başkası vardı.
toprağa vermeden evvel annemle teyzem son kez gördüler onu. ama bana göstermediler. son kez öpemedim dedemi, koklayamadım, gitme diyemedim...
neredeyse iki sene olacak. ne zaman aklıma düşse iki damla düşer gözlerimden. şimdi onun sıcacık yanakları yerine soğuk mezar taşını öpüyorum. toprağını okşuyorum pamuk sakalı yerine.