babası 42 yaşında hayatını kaybettiğinde beş yaşında bir çocukmuş. bu nedenle dedesinin matbaasında kağıt kokusu ve baskı makinelerinin çıkardığı homurtularla büyümüştür. büyürken birçok yazarla ve kitapla bu matbaada tanışma fırsatı yakalamış.. bu matbaaya, "bir çeşit akademiydi." demesinin nedeni de budur.
eğitim bursuyla gittiği almanya'da zatürreye yakalandığı için eğitimini (siyasal bilimler) yarıda bırakıp istanbul'a dönmüş. iyileşme sürecinde önce okumuş sonra da yazmaya karar vermiş.
her gün yirmi sayfa yazma kuralını getirdiği daktilosunun başından bu sayfa sayısı dolmadan asla kalkmazmış. yazmayı o kadar severmiş ki bir gün bakkaldan alınacakları bile daktilosuyla yazdığını arkadaşlarına anlattığında hepsi sağlam bir kahkaha patlatmış. bu sevdası nedeniyle yirmi üç daktilo eskitmiş.
edebiyat dışında en çok ilgilendiği şey; futbolmuş. futbola yeni taktikler, vuruş teknikleri ve yorumlar getirmiştir. öyle ki, yalıda sabah kitabındaki öykülerinden birinde "nizamettin bolayır" adlı karaktere üç çeşit penaltı attırmış, bunlardan birine "falsolu vuruş" demiş ve bu vuruşun nasıl yapılacağını anlattıktan sonra temeli aldatmaya dayanan bu vuruşun "kalleşçe" olup olmadığını sormuş. bu soru, radyolarda "falsolu vuruş mubah mı?" tartışmalarının yapılmasına bile neden olmuş. *
ve tabii ki keşanlı ali destanı...
bebek'te doğmuş, almanya'da eğitim görmüş, moda'da oturmuş ve devrin en nezih mekanlarına gidip gelen haldun taner'in, bir gecekondu mahallesini ve orada yaşayanları nasıl bu kadar ayrıntılı ve gerçekçi yazdığını kimse anlayamadı. bazı dedikodulara göre altındağ'da bir gecekondu kiralamış ve kılık değiştirerek bir süre orada yaşamıştır. bu dedikodulara yanıt vermeyen haldun taner'in içten içe güldüğüne eminim.