büyük saygı duyuyorum bu adamlara. hepsinin şöyle bir havası var çünkü; hayatın her deminden tatmış(ya da çeşitli sebeplerden tadamamış), belli bir yaşına kadar zorunlu memuriyet hizmetini vermiş, mevcut günlerinin de kıymetini bilip, gününün çoğunu evinde oturup televizyon seyretmek yerine deniz kenarında geçirmek istemiş... hepsi böyle sanki.
nasıl bir tutkudur ki? bilmiyorum geçtin mi hiç, bir aralık gecesi saat 3'te galata köprüsü'nün(keza boğaz, hakeza haliç, vesaire...) üzerinden ama, benim gördüğüm, bu adamların o vakit ve soğukta bile orada kendi çabasının, oltasının başında olduğuydu. balık tutmanın keyfini, her ne kadar o insanlar kadar olmasa da, az biraz bilen biri olarak bir ölçüde de anlayabiliyorum hallerini. farklı bir dünya çünkü. -aylar değil- yıllarca tecrübe... her balığın türe göre değişen mevsimi, su yüzeyine çıkış saati, olta takımı, yemi, hangi denizde çıkacağı... en az -abartmıyorum- 40-50 kalemi daha olması gereken bir liste... bütün bunlarla, o görmüş geçirmişliğinin ve yaşının yorgunluğunun da etkisiyle o işe adıyorsun kendini. yeri geliyor, -10 derecede paltonu, yağmurluğunu giyip gecenin bir köründe, geceyi sabah, sabahı öğlen etmek için çıkıyorsun evden. belki karın hamile, çocuğun ateş içinde ama yine de sen bildiğin düsturla, bir disiplin gidiyorsun kıyıdaki o kendi köşene. hakikaten takdiri hak eden bir davranış, kendi koşulları içinde.
ha bir avrupalı olsaydın eğer; her anlamda ekonomik güvenceye sahip, derdi tasası olmayan bir yaşlı ya da orta yaş üstü bir insan olarak, belki dilediğince dünyayı gezmek ya da bilmem kaç dönümlük kendi çiftliğinde ördeklerinle, kuzularınla, bağın-bahçenle meşgul olmak geri kalan hayatın için inanılmaz seçenekler olabilirdi ama, en azından bu ülke ve şartları için, bu adamlar kesinlikle her türlü saygı duyulacak bir davranış içindeler. bunu biliyorum.