o meşhur milenyuma ilk adımın atılacağı yılbaşı gecesi yaşadığım hadisedir.
o dönemler lisede estiren bir hatun var, bebek gibi. teneffüslerde kesişme fasılları, kantinde tost sırası, cuma günü törenlerinde yan yana gelme çabaları filan derken muhabbeti kurduk. daha koçum benim dizisi piyasada yoktu ama o tufanı başlatan gençler bizlerdik işte. okul bahçesinde öğle aralarında yapılan basketbol maçları, erkeklerin hoşlandığı kızlara kur yaptığı yegane yerlerdi. üçlük atınca işaret parmağını öpüp müdürün odasını gösteren mi dersin, blok yapınca shaquille o'neal gibi göğsüne vurarak böğüren mi dersin hepsi o okul bahçesindeydi. neyse efendim, o basketbol sahasında sevilen kıza ithaf edilen basketlerle filan sevgili oluverdik bu kızla.
"milenyuma merhaba" temalı yılbaşı partilerinin afişleri bir ay önceden ankara dost kitabevinin vitrinlerini süslemiş, karanfil ve konur sokaktaki ağaçlara da benzer afişler yapıştırılmıştı. o dönemin meşhur mekanlarından aylak'ta da halloween party tadında bir organizasyon olacaktı. partiye gitmeye karar verdik, güç bela izinleri aldık. kız arkadaşım annesiyle yaşıyordu. annesi benimle yüz yüze görüşmek istedi. evden alıp eve bırakacağıma dair söz aldıktan sonra ikna oldu.
akşamüstü evden aldım. biraz gezip dolaştık, yemek yedik. akşam saat 10 gibi de aylak kafe'ye geçtik. muhabbet gırla, herkesin keyfi gıcır. deliler gibi eğleniyoruz, arada bir balkona çıkıp hava alıyoruz. birkaç kaçamak öpüşmeden sonra içeriye dönüp dans ediyoruz. (o zamanlar insanlar daha mı nazikti ya da ortamlar mı daha nezihti bilemiyorum ama gençliğe adım attığımız yıllarda, o gibi ortamlarda bir tane bile saçma insanla karşılaşmışlığım yoktur. herkes çift olarak gelir, kimse kimseyi rahatsız etmeden istediği gibi eğlenirdi) saat gece yarısına yaklaşırken kolalardan bıkıp çekine çekine bir bardak bira almıştık. mekanın sahibi bahadır abi bizi çok severdi. önceleri yok filan dese de hevesimizi kırmamış, ellilik bir bardağı dolduruvermişti. hayatımızın o ilk birasını ikimiz beraber içip kendimizi inanılmaz sarhoş hissetmiştik.
gece yarısı oldu. geri sayımlar, konfetiler, hoplayıp zıplamalar derken daha fazla geç kalmayalım diye 00:30'da aylak'tan ayrıldık. sağ olsun babam "erkek adamın cebinde parası olacak" deyip taksi paramı bile vermişti. kızın evine takribi 100 metre kala taksiden indik. hem biraz daha öpüşüp koklaşırız hem de taksiyi apartmanın önünde gören olursa laf söz yapmasın diye. o mesafeden bizim ev de takribi 800-900 metre uzaklıkta, iki alt sokaktaydı.
hatunu bırakmak için evlerine doğru yürürken sokak lambasının olmadığı müstakil bir evin bahçe duvarının orada durduk. deli gibi öpüşmeye başladık, kanımızın deli gibi aktığı yaşlar malum. hava soğuk ama ateşmiz zirvede. yavaş yavaş eteğini kaldırıp bacaklarını okşuyorum, tam o sırada bir arabanın farı gözüküyor ve toparlanıyoruz. sonra tekrar mevzuya dönüyoruz, tekrar bir araba farı... o gece öyle bitse bir ömür yarım kalacak bir şeyler olacak sanki. damarlarımızda akan deli kan şeytana yol oluyor, göz göze geliyoruz. yan tarafta inşaat halinde bir apartman var. girişi levhalarla kapatılmış ama yandaki parmaklıklardan atlarsak pencere gibi bir yerden girişi var içeriye. etrafı kontrol ediyoruz. yüksekliği bizim boylarımızda olan parmaklıklardan inşaat tarafına doğru atlıyoruz. parmaklıklara eteği takılmasın diye yardım ederken ateşim bir kat daha artıyor tabi. o pencere gibi yerden içeri girerek hemen sevişmeye başlıyoruz. kimsecikler yok, araba farı yok, kalbimiz yerinden çıkacak. yaptığımız şey de öpüşmek, birbirimize dokunmak... o zamanlar daha fazlasını hayal bile edemiyoruz, daha fazlasının verilemeyecek hesaplar doğuracağının farkındayız. bu zamanların gençleriyle kıyaslanamayacak kadar toyuz.
nefes alışverişlerimiz hızlanıyor, en mahrem yerlerimizi keşfediyoruz. yaşadığımız en büyük hazzın zirvesindeyiz derken üst kattan çaatt diye bir ses geliyor. bir şey yere düştü sanki üst katta, boş inşaatta kim olur? kalp atışlarımız bir kat daha hızlanıyor, hemen toparlanıyoruz. parmaklıklara doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz. birkaç saniye bir sessizlik oluyor, etrafı dinliyoruz. belki de aklımızda hâlâ geri dönmek var. o sırada merdivenlerden patır patır gelen adımları duyuyoruz. hemen kız arkadaşıma parmaklıklara çıkmasını söylüyorum. tırmanıp öteki tarafa atlıyor. ben de parmaklılara doğru yöneldiğim de yaklaşık 10 metre uzakta belli belirsiz birkaç insan silueti görüyorum bana doğru koşan. hemen parmaklıklara doğru tırmanıyorum. tam aşağı atlarken bir tanesi dibime kadar yaklaşmış vaziyette. öteki tarafa geçmemle arkamızdan koşan o dört tane adamla yüz yüze geliyoruz ki aramızda sadece parmaklılar var. ellerinde bali poşetleri, başlarında bere. o yüzleri ömrüm boyunca unutamayacağım sanırım. inşaatta o halde yakalansak başımıza gelmeyen kalmayacak, ölümüzü bulurlar artık kim bilir ne zaman.
hemen parmaklıklara yapışıyorlar ama uçmuş vaziyette oldukları çok belli, yavaş hareket ediyorlar. o esnada biz el ele tutuşup fişek gibi uzaklaşıyoruz. yaklaşık iki yüz metre filan yokuş aşağı koştuktan sonra arkamıza bakıyoruz kimse yok. bu sefer bizi bir gülme alıyor, deliler gibi kahkaha atarak tekrar koşmaya başlıyoruz. o gece kız arkadaşımı evine bırakıyorum. geciktiğimiz için annesinden biraz fırça yiyorum ama bir bilse başımıza gelenleri diye geçiyor içimden. tekrar eve dönerken de korkudan o inşaatın önünden geçemiyorum. taa üst sokaklardan dolanıp yolumu epey uzatıyorum. eve dönüp de kafamı yastığa koyduğum da hayatımın en atraksiyonlu, en eğlenceli gecesini yaşadığımı düşünüyorum. şimdi deseler ki scarlett johansson'la o inşaata tekrar girer misin, affedersiniz ama gireni siksinler.