liseye başladığım, tuşlu telefonların yaygın olduğu zamanlar, yaz ayları. köydeyiz. lise sınavları açıklanmış, şehirde güzel bir lise kazanmışım, nasıl mutluyum. köyde herkes tebrik ediyor: aferin lan goca gafalı* nasıl mutluyuz ailecek, annem çok büyük bir şeymiş gibi sevinip ağlıyor. babam çaktırmasa da gurur duyuyor, hep öyle davranmıştır. soğuk ama içinde tam zıttı olayları yaşardı. okuyup annemin istediği gibi hak adamı ya da tıp adamı olacağım, yol açılmış. okuyucu sana komik gelebilir ama bizim için mühimdi. ve hala öyle benim için. bunu buraya yazmakta da beis görmüyorum.
yaş 13. kısa boylu, masum, tıfıl, şebek, anasının kuzusu bir afacanım. annemin dibinden ayrılmıyorum, duşa girerken bile yanındayım, o kadar bağlı ve bağımlıyım. her şeyin güzel, hayatın pembiş, babamın her şeyi yapmaya muktedir olduğunu düşünüyorum, köyden ötesini görmemişim, hayat olabildiğince adil, ben çok gülüyorum, güzel bir hayatım-geleceğim olacak kanaatindeyim. ne biliyorum ki ne mutsuz etsin, az bilip çok takla atıyorum. cehaletin bedeli bir mutluluk. annem babam da çok mutlu, minik yavruları güzel bir okul kazanmış, ne isterler ki başka. o yaz babam bir sürü ansiklopedi ve bir köpek almıştı bana, bunu da ekleyeyim.
yazı köyde buzağı kovalayarak, köpek besleyerek, arkadaşlarımla top, çelik-çomak, dokuz taş oynayarak, derelerde türlü su oyunlarıyla geçiriyorum. tarlada ufak işler yapıyorum. ansiklopedilerimi karalıyorum, kesiyorum, ilginç olanları not ediyorum. bunlarla beraber liseyi merak ediyorum; acaba nasıl olacak, şehir nasıl, arabalar, insanlar, yeni okulum, yeni evim. hep olumlu şeyler düşünüyorum, çok iyimserim. heyecan dolu bir merak... okulun elbisesi. ki ortaokulda 3 yıl aynı yeşil-kahve karışımı ceketi giymiştim. hala da durur.
babam şehire gidip okula kaydımı yaptırıyor.
tabii hiç düşünmemişim, annem köyde olacak ben orada kimle, nerede kalacağım? çocuk aklı işte onu mu düşünür, ebeveynlerim de bu bahsi hiç açmıyor zaten, çocuk kafaya takmasın diye. sonradan anlıyorum böyle bir sorun olduğunu ama ne olursa da kabul edeceğim. okula vermeseler bile itiraz etmeyeceğim, anne babamı çok seviyorum, çobanlık da yaparım ulen diyorum.
ben bu durumu anladıktan sonra annem bir taraftan bu durumu, olası ayrılığı anlatmaya çalışıyor ama tam olarak da söylemiyor. biliyor ki bu çocuk benden ayrılamaz, takıntılı halde bana bağlı, bu bağlılık yüzünden dişinden, dudağından olmuş belki hayatından olacaktı. ben de köyden gidersem babası ne yapacak? ne yapacağız? içten içe üzüldüğünü fark edebilecek kadar da tanıyorum annemi.
okulların açılmasına on beş gün falan varken malum köydeki tarla bostan işleri de bitiyor. yaz sonu ya da harman sonu kutlaması diyebiliriz buna, bir akşam ki o akşam ilk defa babamla rakı içmiştik * rakı şimdiki kadar lüks değildi; yılda bir alabiliyorduk. bunu sonra anlatayım. babamın hatırladığım en duygu yüklü ve aynı zamanda en gerçekçi konuşmasına şahit oluyorum. konuşmayı yazmayacağım ama genel şöyleydi. önce kendi çocukluğunu, annesini kaybedişini, zeki bir öğrenci olmasına rağmen -ki hayatımda tanıdığım en pratik zekalı adam olur kendileri- sırf babasını tek başına bırakmamak için eğitim hayatından feragat edişini, yanlış bir benzetme de olsa derebeyi gibi olan babasının çöküşünü, çektiği fakirlikleri, annemle sancılı bir süreçte evlenmelerini, yoktan var edişlerini gayet da utanarak rakının verdiği cesaretle, arada yutkunarak üzülmesin velet diye düşünüp yalandan gülümseyerek anlatmıştı. bir fotoğraf gibi aklımdadır o gece. rakı 70likti.
konuşmanın sonunda hep azami 1 duble içen annem bu anlatıya müteakip şehre taşınmalarının maddi sebeplerden söz konusu olamayacağını, bir şeylere katlanmak gerektiğini söylemişti. cümle kurmayı pek beceremezdi ama derdini sözleriyle de anlatmamıştı zaten. cidden öyleydi, o zaman 3-5 ineğimiz, bir miktar tarlamızla karnımızı doyuracak paraya ancak sahiptik. öncesinde o kadar düşünmemiştim ama lise sınavına giriş kitaplarını almaya bile verilecek para bize çok büyük yüktü. ben paramız olmadan da mutluydum ama biz fakirdik be. hakikat buydu. bunu ilk defa o zaman fark etmiştim. nerden bileydim ki, köyde herkesin 3 ineği en fazla 1 traktörü vardı. hepimiz zengindik, farkımız yoktu ki. ya da ben görmüyordum bilmiyorum, komşunun çocuğu da salçalı ekmek yerdi ben de. kitapları öğretmenler hediye etmişti. babam her şeyi yapmaya muktedir değilmiş. hayat da çok güzel değilmiş. pembe rengi de elde etmek için karşılığında bir şeyler vermeliymişsin.
13 yaşımda anlamıştım bu zenginlik fakirlik ayrımını, bir hiyerarşik yapılanma içinde var olduğumuzu. o an öğrenip epey üzülmüştüm ama bunu asla yansıtmamıştım, aradan o kadar yıl geçti üzüldüğüm bir konuda sırf sevdicekler üzülmesin diye sahtekarlık yapıyorum. sahtekarım ve bunda da kötülük sezmiyorum. biz fakiriz diye değil sistem böyle diyeydi elemim.
sonrasında yurda yazıldım, öylece uçtu yıllar. bir kez bile kızmadım onlara. geçti gitti yıllar, babamla annemin çaresizliğini hatırlıyorum ve onları daha bi kutsal yapıyor bu. daha bir seviyorum onları.
babamın sadece arama yapıp mesaj atabilen telefonu vardı, köyden ayrılırken 'bizde ev telefonu var al senin olsun oğlum' diyerek vermişti. lisenin ilk yılı bütün paramı kontöre harcıyordum. bütün paramdan kasıt, devletin her ay verdiği 7.5 tl öğrenci maaşı ve babamın zorla cebime sokuşturduğu paralardı.
lisedeki 4 yıl üzerinden çokca garibanlık anısı yazabilirim ki, hayatımın en sefil ve içimde yara bırakan, psikolojimi yıkan olayları orada olmuştur. aslında oradan bir şeyler yazacaktım, entrynin girişi epey uzun olunca... daha sonra yazarım herhalde.
okuduysanız teşekkürler, anlatmaya çalıştım, olduğu kadar artık.
Edit: bir alttaki entrydeki arkadaş "acitasyon yapamam" demiş.
1. Ajitasyondur o.
2. Duygu sömürmek amacım yok, gece yarısı gelmiş yazmışım. Bu kadar taş yürekli olmayın lan.
3. iki kelimeyi bir arayan getiremeyen, devamlı her yazısına ... koyan adam da bi zahmet bok atmasın.