soru ve yanıtlar
“neden sendikalı oldunuz?” sorusuyla başlıyorum. satış bölümünden ali anlatmaya başlıyor: “artan hayat pahalılığına rağmen beş yıldır maaşımıza zam yapılmıyor. tüfe verilerine göre son beş yılın kümülatif enflasyon oranı yüzde 56, ki reel fakirleşme oranımız bunun da iki katı. zam almayışımıza gerekçe olarak, sektördeki 12 firmada verilen ücretlere ilişkin bir pazar araştırması yaptıklarını ve ıbm çalışanlarının ortalamanın üzerinde maaş aldığını tespit ettiklerini söylediler. iş kanunu’na göre bu yapılan hukuksuzluktur. oligopolistik bir yapı kurulamaz”. anlatmaya devam ediyor ali... haklarının sürekli törpülendiğinden bahsediyor. kendisinin özel emeklilik hakkına sahip olduğunu ama 2005 sonrasında işe girenlere artık bu olanağın sağlanmadığını söylüyor. bunun dolaylı olarak şirkete de zarar verdiğini çünkü çalışanların firmaya sadakatini azalttığını, insanların 100 ytl fazla maaş için işten ayrıldığını, giderken de birikimlerini rakip firmaya götürdüklerini belirtiyor. keza ıbm’in diğer ülkelerdeki şirketlerinde çocuklu çalışanlara kreş yardımı yapılırken burada yapılmadığını dile getiriyor: “bir çocuğum var ve kreş yardımı almadım. niye almadığımı da bilmiyorum”.
burada veli söze giriyor. çokuluslu şirketlerle sermaye küreselleşirken
emeğin de küreselleşmesinin zorunlu olduğunu, diğer ülkelerdeki ıbm çalışanlarının üye oldukları sendikaların enternasyonal bir konfederasyon oluşturduklarını ve türkiye’deki sendikalı ıbm personelinin web sitesine (http://www.bilisimsendikasi.org ) dünyanın dört bir yanındaki ıbm emekçilerinden destek mesajları yağdığını söylüyor. eve dönünce siteye giriyorum ve gerçekten de fransa’dan, belçika’dan, meksika’dan gönderilmiş dayanışmacı selamlarla karşılaşıyorum. bu arada sohbetimiz sırasında şirket politikalarına karşı çıkan yöneticilerin görevlerinden alınıp yerlerine yurtdışından yönetici getirildiğini de öğreniyorum. “çokuluslu bir şirkette dışarıdan eleman getirilmesi doğaldır” diyor ali: “aynı imkânlar bizlere de tanınsın istiyoruz. buraya sömürge muamelesi yapılmasın istiyoruz. yurtdışından yönetici getirilmesine milliyetçilik temelinde değil, eşitlik temelinde karşı çıkıyoruz”.
ali, beyaz yakalı proleteryanın olası toplumsal dönüştürücü gücüne dair son zamanlarda epey düşünmüş. önce ‘profesyonelleşme’ adı altında unvanların ortadan kaldırıldığını, insanlara “sen müdür olmayacaksın ama işinde uzmanlaşıp çok para kazanacaksın” dendiğini söylüyor. müteakip aşamadaysa “şirketimiz küresel planda maaşlara zam yapmama kararı aldı, her bireyin teker teker performansını ölçeceğiz” deniyor. ali isyanın bu noktada başladığını söylüyor: “kariyer yok, maaş artışı yok, sıkışma başlıyor. beyaz yakalılardaki örgütlenme tek başına savunulamayan bireysel hakların kolektif biçimde savunulmasıyla başlayacak. tarihsel olarak mavi yakalılarınkinin tam tersi yönde gelişecek örgütlenme. onlarda toplu hak mücadelesinden örgütlenme çıktı”.
ali’nin öngörüleri üzerine düşünüyorum. kapitalizm ne zaman bir tehditle karşılaşsa, hızla reforme olarak ayakta kalmayı başardı. zaten bu sayede marx’ın, kâr hadlerinin sürekli düşmesinden kaynaklanacak krizlerin kendisinin sonunu getireceği öngörüsünü yanlışladı. 1929 bunalımının ardından keynes’çi politikaları, 2. dünya savaşı’ndan sonra ise sosyal devleti geliştirdi. günümüzde sendikalardan boşalan yeri “insan kaynaklarının çalışanların haklarını koruduğu” ilüzyonuyla doldururken, bir yandan da sosyal politikalara karşı neo-liberal saldırılarını sürdürüyor. her ne kadar amaçları bu olmasa da, aliler ve veliler’in mücadelesinin günün birinde sınıfsız bir dünyanın yolunu döşeyip döşeyemeyeceğini merak ediyorum...