bir delinin istifra defteri

entry7 galeri
    1.
  1. gördüklerinden sonra delirmiş bir delinin tuttuğu kenarları kırışmış, üç orta, kareli harita metod olayı. adamdan anladığım şu, zaten deliymiş, bir de "görünce" delirmiş. o halde ileriki nesillere bir deyim bırakıyorum, "görmüş delirmiş". atanın kemiğini sikeyim diyen çocuk, şimdiden duyabiliyorum seni.

    oku baba defteri;

    bugün bir çift gördüm otobüste. kapalı, genç bir kız, yanında onun kadar genç ve güzel sayılabilecek nurcu tipli bir oğlan. çocuk biraz cevval, atak bi tip. bağırarak konuşuyor, el kol hareketleri kızın gözüne girdi girecek, heyecanlı ve hiç durmadan anlatıyor. fakat kızla bir ortak noktaları var, gözgöze geldiklerinde ikisi de istemdışı, utangaç gülümsüyorlar ve gözleri resmen yanıyor arkadaş, aha ben oturduğum yerden ısındım. çocuk heyecanla anlatırken kızın kafasına tık vuruyor, ne bileyim çantasına dokunuyor falan, kızın bariz hoşuna gidiyor ama tepki vermek zorunda hissettiğinden, vurma yaa, diyor o harbi gülümsemesine engel olamayıp.

    bunlar evlenir birader, hiç şüphem yok. düşünüyorum evliliklerini de, bikaç sene aşk, sonra sevgi, sonra endirekt ve adı konulmamış bir dostluk, tutku sıfır. bu insanların mahremine dokunmayı hiç istemesem de düşünmeden edemiyorum seks hayatlarını. hiç fantezi olmayacak, belki pozisyon bile değişmeyecek, misyoner geldik, imam gidiyoruz hesabı. çocuk zihnini kirletmediği, "görmediği" sürece sorun da olmaz bu. ve bunlarınki mutlu bir hayat, çünkü her sıkıntılarında birbirlerine sarılarak, sorgusuz sualsiz allah'a sığınacak ve umut edecekler. her sıkıntı ve hüzünde; kafalarında şekillendirdikleri her şeyi halleden yaratıcıya topu atarak, en buhranlı anlarında da mutlu olabilecekler. ulan ne güzel hayat be, insanın, iradenin farkında olmadan, koyvererek yaşamak ne güzeldir öyle. hayatı irdelemekten asıl fotoğrafı kaçırdık, hayatı; karnını deşerek öldürdük a dostlar. sala okunuyo kapattım.

    ---- sayfa değiştir ----

    ankara'yı bilenler bilir, bilmeyenler, hey naber? tunus caddesi'nde ara ara yıkılmış, terk edilmiş, tinercilerin falan takıldığı viraneler vardır. geçenlerde yürürken o viranelerin birininin duvarına spreyle yazılmış bir yazı dikkatimi çekti. "şeytan" yazıyordu ve yanına bir pentagram çizmişler. enteresan bir dindarlık örneği tabii. e bizim mücahitler boş duracak değil, hemen yanına "allah" yazmışlar. bu hadiseyi samuel huntington'a anlatıcam, "medeniyetler çatışması/genişletilmiş ikinci baskı" deyu sürsün piyasaya. her neyse, şimdi diyeceksin ki, önce allah yazılmıştır, sonra diğerleri olaya müdahale edip şeytanı, pentagramı çizmişlerdir. diyeceksin ve yanılacaksın, çünkü dünyanın hiçbir yerinde durup dururken duvara latin harfleriyle allah yazılmaz. arap harfleriyle olur bak, camilerde evlerde görüyorsun ve hiç garip gelmiyor sana. ama düşünsene latin harfleriyle yazılmış bir allah lafzının duvarında asılı olduğunu. ister istemez geliyor adamın aklına, tamam allah, eee, ne yani, korusun mu? ya da belamızı mı versin? ne bileyim abi, u ekber mi?

    mevzu duvara yazmak değil elbet, duvarı yıkmak.

    ---- sayfayı ye ----

    adnan şenses diye bi adam var abi, şimdilerde ortalıkta üstad sanatçı hesabı takılıyor falan. valide sultan anlatır, bu adam bizim zamanımızda şimdiki popçular, arabeskçiler gibiydi, şarkıcı deyip de yüzüne bakmazdık falan der. haklı da bence, sanatçılığı da duruşu da tartışmaya açık bir adam.

    bu amcanın bir özelliği de mütemadiyen ağlak bir havada olması, müziği bırakıyorum, ihanete uğradım, beni özleyin dostlarım, kaybettim bu kavgayı, tadında triplere kaçmasıdır. ortalığı velveleye verir, bırakıyorum müziği diye, son konserini verir, terk etmenin ekmeğini yer, sonra sessiz sedasız geri döner, bir daha veda eder falan, folloş eder mevzuyu. "kaybetmiş adam karizması" vardır ya, hah, amcam o telden gireyim istiyor ama o kıyafet sana hiç ama hiç uymuyor garson boy adnan.

    geçenlerde rastgeldim yine, köşe yazısı yazdırıyorlar buna. köşesinin adı yine bi felaket: "dost bildiklerim". bu camia yeterince müsamaha gösterdi be adnan abim sana, ne ihanete uğradığın var ne bişey. sahtekarca kaybetmişi oynadığında gözümün önüne yıldırım önal geliyor, tanju okan geliyor ve tarifsiz istifra ihtiyacı hissediyorum.

    ---- sayfanın üstünde halay çek ----

    televizyon sevmiyorum, nadiren açarım ama dizi, film bok püsür gördüğümde kendimi izlerken bulurum. konudan çok oyunculuk ya da başka ayrıntılar çeker dikkatimi. yeni dönem türk sineması ve dizilerde bir peynir yeme sekansı yakalıyorum. evet birader, bu dizi ve filmlerde zorlama bir peynir olgusu yaratıldı. yönetmenin kafasında tanrısallaştırdığı "moderin" batı tarzını belki de günlük hayatında yaşayamamamaykrofonşov, cezacığım kalemimi bırakır mısın, ne diyorduk bu güya modern batıya adapte olup, o şekilde yaşayamamanın ezikliğini bu peynir sahnesiyle dindiriyor olabilir. peyniri, bıçağınan kesip, çatalın ucuyla götürür ağzına oyuncu ve on beş saat çiğner oncağız peyniri, kibar ya göt. tamam birader, biz de bi kalıp peyniri yumruğumuz içinde sıka sıka, döke saça yemiyoruz da.. neyse, özünden utanma yönetmen, bir kadının balkonda halı çırpmasını silah atılma sesine benzetip korkmayı yansıtabiliyorsan perdeye, o gün "biz"sin.

    ---- sayfayı "pelikan"la sil, yeşile boyansın ----

    kıyıda köşede kalmış adamlara çok gülerim. bir zorlama gergin sermet şükür olsun, kardeşinin gölgesinde kalmış taşkın sabah olsun, sanat müziği icra etmenin şartı olarak gördüğünden midir bilmem, kırıtarak şarkı söyleyen faruk tınaz olsun, gülerim abi.

    kıyıda köşede kalmış mesleklere de ha keza. manifaturacıdır, züccaciyecidir, hırdavattır, tuhafiyecidir. hee

    ---- defteri sakla ----
    84 ...