ilki imkan varken söyleyip de sonucuna katlanamama korkusudur.
en güzel örneği birisine sevdiğini söylememektir.
reddedilme korkusu kalbi mengene gibi sıkıverir.
ikincisi ise söyleme imkanının bulunmamasıdır.
cesaretin vardır, nasıl söyleceğini de bilirsin ama son noktada söylenmesine izin verilmez.
işte bu iki durum gözlemlediğim kadar çoğunlukla karıştırılıyor.
bu karıştırma da bilmeyerek yapıldığı gibi bal gibi (yanlı-ş- yönlendirme amaçlı olarak)bilerek de yapılıyor.
yahu sadede gel!
sadetimiz şu, biz çoğu zaman ilk durumdan mustaripken, ikinci durum nedeniyle ifade özgürlüğümüz olmadığını söyleyerek kendimizi rahatlatır ve saf kazanmaya çalışırız.
"biz kim?" derseniz öpüyorum yanaklarınızdan.
neyse, kendimizi kandırmak ve yandaş toplamak için sarıldığımız hayali sebeplerle yarattığımız hayali düşmanlar bundan sonra sürekli karşımıza çıkmaya başlar.
en sonunda da yarattığımız düşmanlara kendimiz de inanır onlar tarafından çepeçevre sarıldığımız hissiyle iyice daralırız.
ya da tam tersi olur beni susturmak istiyorlar diye yaygara kopartıp umarsızca
(evet umarsızca) sövüp saymaya başlanır.
kulaktan dolma bilgilerle ya da o bile olmadan karşı tarafa iyice giydirilir.
savunma falan yapılırsa da tekrar ağlanır.
ben bunu neden mi yazdım kimse okumazsa kendim okurum, içimin yağları erisin diye yazdım.
"ben bunu çok anlamsız buldum" ya da "muhatabı kim?" derseniz de duymazlıktan gelirim.