Perihan Mağden Reha Muhtar'ı eliştiren şöyle bir bir yazı yazmıştır*...
Televizyon yazarları neyi kapıyor?
Hayatımızın yeterince televizyonlaşmış olmadığını mı düşünmekteler; ya da gazetelerimizin (genel kanının aksine) 'ağır' 'başlı' kaçtığını mı? Böyle bir 'dışardan aşılamayla' reyting patlaması yaşanacağını mı?
Ama Papyon Adam Reha Muhtar'a, kamu arazisi boyutlarında bir köşe azmanı açıverdiler. Ve fakat Muhtar, nasıl kabiliyetsiz çıktı köşe kapmacılık konusunda değil de, içini doldurma konusunda -anlatamam.
Hıncal Uluç'un sittin sene alıntılamalara doyamadığı 'Tavuk Çorbası' filan bile; Muhtar'ın muhtemelen internette dokuz bin tur atarak anca bulabildiği 'Çocuk Kalbi', 'Polyanna'yı Ben de Sevmiştim', 'Primitif Bir Zihin için Bernard Shaw dahi Heidegger Ağırlğındadır: Fazla Kaçar' vari sitelerden alıntıladığı zırvaduyguboşulumcukların karşısında, 'uzuneser' filan kaçar-
Neyse, köşe çekmeye başladı. Yine de Muhtar, kendi muhayyilesinden en hoş yaşanmışlıklar olarak bulup çıkardığı 'Kızım Ayşe Nazlı' anılarını bile bir türlü dolduramayıp illa bir 'ağlayan palyaço aslında kaderinden utanıyor' 'çocuğun aradığı elmas, meğer tavuk kümesinde gizliymiş' tarzı demodelikte bir inci internet hikâyelemesiyle ancak şişirip şişirip yine de tamamına erdiremiyor!
Ekranda belki de alameti farikası olarak kanıksadığımız Türkçe bozuklukları ve mantık düşüklükleri, basılı kağıdın üstünde bas bas bas bağırıyor. 'Bırak beni! Bırak beni! imza: Köşe.'
Bu arada Megalo Muhtar'ın yaptığı 'anlaşılamamış, boş yere eleştirilmiş dâhilerden' alıntılar, artıkça artıyorlar'. Beethoven'le de özdeşleşirim, Einstein'la da: imza: Reha.'
Türkiye sanırım harca harca harcanamayan değerlerin, emekliye bir türlü ayrılamayan egoların diyarı. Güner Ümit dışında ıskartaya çıkarmaya muvaffak olabildiğimiz kimse; olabildi mi?
Hürriyet'te köşecilikte epeyce denenmiş bulunan Cem Özer'in, çene şovculuğunun son zamanlarında nasıl da otobiyografik soslarla bezenmiş 'Fukara oğlanın babası, aslında o gece kahrından ölen palyaçoydu' hikâyelemelerine abandıkça battığını da hatırlayın bir. (Battı da, şimdilerde fırlaması yakındır. Hacıyatmaz, Çakaralmazlar Diyarı.)
Hoş (olumlu senaryo) elinin kalem tutmazlığına başkaları da uyanmış olmalı ki; müstesna beyinlerin katılımıyla 'Kadın dırdırı var mıdır?' üstüne bir Ateş Hattı düzenledi Muhtar. Ve köşe topaçlamacılığına kıyasla pırlanta gibi parlamaktaydı münazara şişesi: Epeyce eğlendirici ve sürükleyiciydi esasında var olmayan bir tartışma olaraktan.
Ahmet Hakan Coşkun'un oldukça başarılı ve kıta TC üstündeki hemen her şeye alabildiğine heveskâr köşeciliğine geçişinin verdiği baş dönme hissi de 'Haydi televizyon şöhretlerinden birer de yazıcı çıkaralım' ruh haline yol vermiş olabilir. Gazetelerin fevkalade tıkanmış bir vaziyette oldukları ortada.
Ama muhabirlere önem ve değer vererek, sansürsüz haberciliğin önünü açmak yerine, zaten köşeci bolluğundan boğulmasına ramak kalmış gazeteciliğimize verilen bu televizyon öpücüklerini-
Bakın magazin ilaveleri başka hikâye. Armağan Çağlayan hakikaten üstün yeteneksizliğiyle yarışmacılara çımkırdığı kadar şişman, detone ve sözleri unutulmuş şarkıcılık muadili yazı(r)lamalarıyla) Kelebek'e oldu mu? Bence oldu. Orda yani başka ne olsundu?
Günaydın'ında da Sabah'ın, yeni bir kalemin hem-en farkına vardım. Ayşe Özyılmazel (Neco'nun Kızı?) bir kere tıkıs tıkıs yazmıyor; şu gibi akıp gidiyor yazıları. (Ki bu Allah vergisi bir yetenektir.) Türkçesi bir dolu zorlamanınki gibi ıksırıp tıksırmıyor. Bu Hiçlik/Magazincilik Gençliği'nin kendine mahsus diliyle ve üstelik komik de (bu da yine ya vardır, ya yoktur: öyle tepinmeyle edinilmez) yazıyor. Yazabiliyor.
Peki de, Hıncal Bey'in köşesinde bir zamandır izlediğimiz Sevgi'nin Bahçesi'yle bu hanım kızımız aynı kişi değil mi? Eğer iki ayrı yazar söz konusuysa, diğeri hakkında yapmış olduğumuz 'Avrupa Yakası'nın Selin'inin köşe yazarı olmuş hali' benzetmemizi bu ikisi (ya da biri) için (yeniden) yapabiliriz. Böyle konuşup dolaşıp yaşayan Tiki kızlar var ve ben onların deli saçması mevzularını ve alabildiğine light bakış açılarını izlemeyi, son derece matrak buluyorum.
Ama gazeteciliğin çıkış yönünü gösteren ok, itilip kakılan/sansüre uğrayan/adam yerine konmayan/hiçbir konuda görüşü alınmayan/inisiyatifini geliştirip kullanmasına izin verilmeyen muhabirlere yeniden önem ve değer vererek: Daha MiT'iyle, itiyle, Yargıtay'ıyla, satılmışıyla, mafyasıyla, vurguncusuyla, adaletsizcisiyle, yerel yönetimsiziyle, muhalefetsizliğiyle, şunuyla bunuyla bu naçar ülkenin gözlerimizin önünde hallaç pamuğu gibi atılıp TEMiZE ÇEKiLMESiNE vesile olunmasında, olunabilmesinde yatıyor.
Gerisi süstür. Püstür. Olsa da çeşit katar; olmasa da olabilir. Gazetelerin de bu nedenle, her geçen gün çekmesidir. Ufalıp daralıp giderek yok olmasıdır. imha etmesidir. Kendi. Kendini.