sesini duymadan, nefes alış verişini hissetmeden, telefonunda bir "nasılsın mesajını, halini hatrını soracak birkaç cümleyi, ikonu" görmeden özleyerek, bekleyerek geçen günler... her gün "acaba şimdi ne yapıyordur, nerededir, kimle konuşur, ne düşünür, ne yer, ne içer, tarla kuşlarının uçuştuğu gökyüzüne eş saçlarının rengi hala tokasından koyu mu, adımları yalnız akan nehirler misali dingin mi, kaşı, gözü, özü inceldi mi, elleri yemek kokar mı..." gibi ne yapar ne eder sorularından bıkarsın artık. unuttuğunu ve unutulmuşluğunu kabul etmek kolay değildir. kızgın da değilim artık. önceleri kızardım, içerlerdim. isyan da etmiyorum. her şey onun yokluğunda, bıraktığı ıssızlıkta eriyip gitti. artık sadede dokunur oldu kanıma. arayıp sormaması. beni hala aynı duygu dünyasında, onunla tartışıp canını sıkacağım zamanların adamı olarak görmekten başka bi yere koymadığını anladım. "sen niye arayıp sormuyorsun, veya mesaj atmıyorsun sorusunun cevabı yoğunluktan, bi hatamdan, günahımdan felan değil, ters bir cevapla karşılaşmak istemiyorumdur. sanmıyorum ama o iyi kalpli biri, her şeyden önce iyi bir insan. ama ben sınırlarımı çizdim, ötesine geçemiyorum. içinden gelirse, konuşmak isterse arar ya da mesaj atar. benim diyecek bir şeyim yok. " monoloğuyla meşalemi yaktım. bence şu an ay ışığı odasına doldu, aydınlandı her yer...