Konu uzun. Lakin okuma fukarası bir toplum olduğumuz için elimden geldikçe kısa tutmaya çalışacağım. Umarım sizi sıkmam. şu an'da okumak için vakti olmayan arkadaşlar, daha sonra vakit bulduklarında okuyabilirler. önemli bir konu.
Genel anlamıyla ŞEFAAT birilerinin aracılığı ile Cennete gitme beklentisi olarak anlamlandırılır. Kısaca torpille cennete gitme de diyebilirsiniz. Maşallah kavramların içini boşaltma ve kendi fantezimize göre anlamlandırmada üzerimize yoktur. Ancak Allah'ın ayetlerine bile aynı muameleyi yapıyor olmamızı bir Müslüman olarak anlamıyor ya da anlamlandıramıyorum.
Maalesef yurdum insanı ve dahi bilumum Müslümanların kahir ekseriyeti herhangi bir şeyh-şıh ya da velî olarak nitelenen kişiler aracılığı veya onun himmetiyle Cennete gidileceği beklentisindedir. Bu nedenle onların paçasına sarılıp el-etek öper ve himmet dilenirler. Oysa kendisi himmete muhtaç dede gayri başkasına nasıl himmet ede.
Baştan belirteyim ki, söz konusu beklenti tamamen içi boş bir hayal ve bütünüyle vahye aykırıdır. Ancak söz konusu istismar olunca gerisi teferruat kalıyor ve ne yazık ki ümmetin kahir ekseriyeti bu bela nedeniyle asırlardır adeta akıl tutulması yaşamakta.
Şu çok açık ve net ki, birileri vasıtasıyla asla cennete gidilmez. Bu beklenti tam bir kepazelik ve hayal. Bu iddia düpedüz Allah'ın ayetlerine meydan okuma ve apaçık şirktir. Kur'an Zilzal suresinde "Kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını, kim de zerre kadar kötülük yaparsa karşılığını göreceğini" söyler. Diğer bir deyişle her birey yapıp ettiklerinin karşılığına göre hesaba çekilir ve ödüllendirilir. Kısaca Kur'an yağma yok diyor, benden söylemesi. Bir başkası, Allah adına birilerinin günahını silemez veya onu hak etmediği cennete sokamaz, zerre miktarı da şefaat edemez, bu böyle biline.
Sadece üç ayet hatırlatayım:
Onlara de ki, "Ben ilk peygamber değilim. ileride beni ve sizi nelerin beklediğini de bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene uymaktayım ve bana vahyedildiği gibi uyarmaktayım. (Ahkaf 46/9).
O müşriklere de ki, "Ben size Allah'ın nimet ve lütuf hazinelerine sahibim demiyorum. ileride ne olup biteceğini de bilmiyorum. Melek olduğumu da iddia etmiyorum. Ben sadece bana vahyedilen emirler uyarınca hareket ediyorum. (En'am 6/50).
O müşriklere de ki, "Allah dilemedikçe ne kendim için faydalı bir şeyi elde edebilir ne de başıma gelecek bir dert veya belayı önleyebilirim. Şayet ben gaybı bilmiş olsaydım, kendi hayrıma olacak, beni garanti altına alacak ne varsa temin ederdim. O zaman hiçbir sıkıntı da çekmezdim. Ne var ki, ben böyle bir yeteneğe sahip değilim. Ben sadece uyarmak ve müjdelemekle görevli elçiyim." (A'raf 7/188).
Ayetler özet olarak Allah'ın Elçisi olduğu halde Peygamberimiz'in bile kendisine ne yapılacağını ve ileride ne ile karşılaşacağını bilmediğini anlatmakta. Zavallı din(i)darlara göre ise cennet garantili şeyh torpille cennete mürit götürüyor. Hakikaten şaka gibi.
Rivayetlerde yer aldığına göre kızı Fatıma'ya "Evladım, Baban Peygamber olsa da bana güvenme." Anadolu tabiriyle söylersek "Kendi göbeğini kendin kes" mesajı vermiştir. ilginçtir bizim dindar kafası bir taraftan bu rivayeti ballandıra ballandıra anlatır, sonra da gider kendisine bile beş paralık faydası dokunmayan kıl yumağı şeyhlerin-şıhların şirk batağına batmış dizleri dibinde oturur, el-etek öperek Cennete götürülmeyi bekler. Hiç uzatmayayım Vallahi şirktir. Üstelik hem vahye hem de Resulüllah'a en büyük ihanettir. Hatırlatayım Kur'an Yusuf suresinde "O iman edenlerin çoğunluğu şirk koşarak iman ederler" (Yusuf 12/106) uyarısını yapar. Dolayısıyla kimse bu dünyada cennet garantili değil, olamaz da.
Unutmayın müşrikler de Allah'a inanıyorlardı. Ancak tapındıkları putların kendilerine Allah katında şefaat edeceklerine inanıyordu. Kur'an onların bu durumunu şiddetle eleştirir ve şu ihtarı yapar: "Allah'ın dışında şefaatçiler ediniyorlardı. Öyle mi? Sen onlara de ki, "Şefaatçi zannettiğiniz o putlar hiçbir şeye sahip olamadıkları ve hiçbir şeye akıl erdiremedikleri halde şefaatçi olacaklar, öyle mi?" (Zümer 39/43).
"Şefaat sadece Allah'a aittir…" (Zümer 39/44). Yine aynı surede "Sen hiç ateşte olanı kurtarabilir misin?" (Zümer 39/19) ihtarı yer almaktadır.
Gelelim diğer ayetlere.
Bakara suresinde şefaatle ilgili şu uyarı yer alır: "Öyle bir günden sakının ki, o gün kimse başkası adına bir şey ödeyemez. Kimsenin şefaati kabul edilemez, kimseden fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez" (Bakara 2/48). Yargılama yapılmadan ve hesap günü gelip-çatmadan bireyin hesaba çekilmeyeceğini ve dahi bu âyete göre de o gün kimsenin kimseye şefaat edemeyeceğini dikkate alırsak neyin şefaatinden söz edebiliriz?
Şefaat konusunda en çok istismar edilen ayet şüphesiz birçoğumuzun okuduğu-bildiği Bakara suresinin 255. ayetidir. ayetin bağlamı şöyle: "… menzellezi yeşfe'u indehu illa bi-iznihi/izni olmaksızın O'nun katıda şefaat etmek kimin haddine" (Bakara 2/255).
ayetin bağlamı son derece açık ve net. "Allah'tan başkası, kim oluyor da üstelik onun izni olmaksızın şefaat edebilir?" diye ihtardan bahsedilmekte. Bağlam ve muhteva son derece açıkken bu ayetin birilerinin fantezisine kurban edilmesi inanılır gibi değil. Zira mezkur ayete şu muhtevada mana verilir: "Allah katında kimse şefaat edemez, ancak Allah'ın izin verdikleri müstesna." Bize göre bu mana düpedüz ayetin anlamını amuda kaldırmaktan başka bir şey değildir.
Unutmayın Allah'ın ayetleri birilerinin fantezilerine malzeme yapılacak kadar ucuz değil. Dolayısıyla izin ve rızadan bahseden şefaatin bağlamı bu. Yani "üstelik Allah'ın izni olmadan kim Allah adına şefaat edebilir?" uyarısı söz konusu.
Meleklerin şefaati meselesi
Necm suresinde şu açıklama yer alır: "Göklerde nice melekler var ki, onların şefaatleri hiçbir şey gidermez. Bir işe yaramaz. Ancak Allah'ın izin vermesi halinde dilediği-razı olduğu kimselere şefaatleri işe yarayabilir." (Necm 53/26).
Bu ayetten hareketle Meleklere şefaat izni verileceği/verildiği yorumu yapılabilir. Ancak Enbiya suresindeki ayet bu konuya şu açıklamayı getirtir:
"Melekler Allah'ın izni olmadan hiçbir şey söyleyemez. Onlar her işlerini Allah'ın emri doğrultusunda yapar. Allah onların yaptıkları ve yapacaklarını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat edemezler… (Enbiya 21/27-29).
Birincisi, Allah'ın dilediği ve razı olacağı insanlara izinden sonra meleklerin şefaat edebileceklerine işaret söz konusu. ikincisi, bu şefaat beleşten cennete götürülme anlamına gelmez. Aksi halde Zilzal suresinde işaret edilen "Kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını, kim de zerre kadar kötülük yaparsa karşılığını görecek" ayetinin bir anlamı kalmaz.
Bir başka husus, asıl sorulması gereken soru şu: Acaba Allah'ın dilediği ve razı olduğu insanın şefaate ne ihtiyacı olur? Böyle bir şefaat olsa olsa Allah'ın rızasını kazanmış olan insanlarla beraber olma imkanı elde etme anlamında olabilir. Bir nevi derece artırma. Kısaca cehenneme gidecek günahkar birisini cennete götürme veya beleşten cennete gitme anlamında değildir. Nitekim Nisa suresinde tam da bu manayı içeren bir ayet var ve şu açıklama yer alır:
"Allah ve Elçisine itaat edenler bilsinler ki, onlar ahirette Allah'ın kendilerine nimet verdiği ve peygamberler, sıddıkler ve şehitler ve iyi kimselerle beraber olacaklar. Ne güzel arkadaştır onlar." (Nisa 4/69).
Şura suresinde yine meleklerin şefaati ve yardımıyla ilgili şu açıklamalar yer alır: "(insanların şirk ve isyanı yüzünden) Gökler neredeyse üzerlerine çatlayıverecek. Melekler bir taraftan Rablerini övüp yücelterek tesbih etmekte bir taraftan da yeryüzündekiler için bağışlanma dilemekteler. O Allah ğafur (çok bağışlayan) ve rahim/rahman (kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli)dir." (Şura 42/5).
Zuhruf suresinde yer alan şu ayet, meleklerin şefaati konusunda daha açıklayıcı ve belirleyici muhtevadadır: "Oysa Allah'ı bırakıp da tapındıkları varlıklar (melekler) kimseye asla şefaat edemez. Onlar ancak bilerek hakka tanıklık edenlere şefaat ederler." (Zuhruf 43/86).
Malum olduğu üzere Araplar meleklere inanıyordu. Onların gökte olduklarını, haddizatında Allah'ın da göklerde ve öteler ötesinde/arş-ı a'la'da olduğuna inanıyorlardı. Kimisi melekleri Allah'ın kızları olarak nitelerdi. Bazıları gök cisimlerine iman eder ve onlar vasıtasıyla kurtulacağını sanıyordu. Meleklerin de kendilerine şefaat edeceğine inananlar vardı. Mezkur ayet bir anlamda muhatabın zihnindeki algıya yönelik açıklama içerir.
Mümin (Ğafir) suresinde ise meleklerin şefaatine dair şu dikkat çekici açıklama yapılır:
"Arş'ı taşıyan ve arşın etrafında bulunan melekler Rablerini överek tesbih eder, O'nu yüceltirler. O'na tam manasıyla iman ederek şöyle dua eder ve bağışlanma dilerler: Ey Rabbimiz! Rahmetin, sevgin, şefkatin ve ilminle her şeyi kuşatansın. Öyle ise tevbe eden senin yolundan gidenleri bağışla ve onları yakıcı azaptan koru." (Mümin 40/7). Sadece şu soruyu soralım: Şayet melekler şefaat edebiliyor ise, ne diye Allah'tan mağfiret diliyorlar. Kim Allah'tan daha merhametli olabilir?
Son olarak birilerinden şefaat bekleyenlere Kur'an'ın şu cevabı verdiğini de hatırlatalım: "Allah onların dualarını kabul buyurdu ve şu karşılığı verdi: Ben kadın-erken sizden iyi işler yapan hiç kimsenin emeğini boşa çıkarmayacağım…" Ali imran 3/195.
imdi, bizler iyi işler yaptık da Allah kabul mü etmedi. Ya da dizinin dibine çöküp el-etek öptüğünüz zavallı şeyhleriniz Allah'tan çok daha mı merhametli. Hani Allah'ın rahman-rahim sıfatlarına inanıyorduk? Böylesi bir sersefil Müslüman olabilir mi?
Allah'ın rahman ve rahim sıfatlarını unutup, af buyurun idrarını bile tutmaktan aciz şeytanın kıllı temsilcileri olan zavallılarından şefaat bekleyenler, siz cenneti ahır mı sandınız? Unutmayın oraya kaliteli dindarlar girecek. Allah'a şirk koşan ve de iman ettiğini sanan zavallılar, daha ne zamana kadar şirkte ısrar edeceksiniz ve ed-Din'in size açtığı özgürlük alanını kullanıp düşünebilme yeteneğinizi geliştireceksiniz?
Kısa tutmaya çalışırken biraz uzun oldu, bağışlayın. Kalbi muhabbetlerimle…