bratya karamazovi

entry81 galeri
    75.
  1. şu şöyle kenarda dursun balık bilmez ise halik bilirmiş:

    eğer bi on dakika vaktiniz varsa; insanın ne menem bi bok olduğuna göz atmak istiyosanız ve eski sevgilinizden, futboldan, arabalardan, kadınlardan, erkeklerden bir on dakika kafanızı kaldırabilirseniz buyrun "karamazov kardeşler'den" yapıştırıyorum:

    ----------------

    oysa kırbaçla insanlar da dövülebilir. işte, aydın, tahsil görmüş bir beyefendi ile eşi olan hanımefendi kendi kızlarını, yedi yaşlarında bir küçük çocuğu, kızılcık sopası ile dövmüşler. bu olay notlarımda tüm ayrıntıları ile yazılıdır. peder bey, dalın üstünde budak var diye seviniyor, «daha iyi gömülür deriye» diyormuş, kendi kızını böyle «sopayı derisine göme göme» dövmeye başlamış. bence böyle dayak atmaktan hoşlanan insanlar vardır, bunu kesin olarak biliyorum: bunlar her vuruşta daha çok heyecan duyarlar, o kadar ki, bir şehvet zevki, evet, tam anlamıyla bir cinsel zevk duymağa başlarlar. her vuruşta gittikçe daha çok, daha çok artan, gittikçe şiddetlenen bir zevk. basarlar dayağı, bir dakika geçer, döverler, beş dakika geçer dövmeye devam ederler, on dakika döverler, hırslarını alamaz daha çok, daha şiddetli, vuruşları daha sık indirerek öldüresiye döverler. çocuk bağırır, en sonunda yavrucak bağıramıyacak duruma gelir. nefes nefese boğulacak gibi, yalnız «baba, baba, babacığım, babacığım!...» diye yalvarır. đş hangi allahın belâsı ayıp tesadüfle
    bilinmez, mahkemeye kadar gider. avukat tutulur, rus halkı avukata çoktandır kendine göre bir ad bulmuş: «avukat dediğin kiralanmış vicdandır!» der. «avukat müvekkilini savunmak için bağırır çağırır: bu iş basit bir şey, efendim! sadece aileyi ilgilendiren, olağan
    şeylerden biridir bu. ne var yani? bir baba kızını dövmüş. günümüzde ne utanılacak bir şey-ki, böyle bir is mahkemeye kadar gelmiş!» önce-işin doğruluğuna inandırılmış jüri üyeleri salondan uzaklaşıp, sonra beraat kararı vererek çıkarlar. hak eden kişi beraat etti diye sevinçten çığlık çığlığa bağırışır. a... a... ah! orada ben olmalıydım ki, o işkence edene göz dağı olsun diye adamakıllı bir ceza verilmesini teklif ederek suratlarına karşı bağırayım! senin anlıyacağın, topladıklarım hep bunun gibi «güzel!» sahneler.

    «ama çocuklarla ilgili daha da güzel şeyler bilirim. rus çocuklarıyla ilgili nice hikâyeler topladım, alyoşa. küçücük bir kızcağıza, beş yaşında bir mini miniye karşı, annesi babası nefret duymaya başlamış. annesi babası için «saygı değer bir memur ailesi. tahsilli, iyi yetişmiş insanlar,» deniliyor. bak, bir kez daha, kesin olarak şunu ileri sürüyorum ki, insanlar arasında birçoklarının özel bir eğilimi vardır: bu da çocuklara işkence etmekten hoşlanmadır. bunlar yalnız çocuklara işkence ederler ise, bu çocuklara işkence etmekten zevk. alan bu adamlar, insanlık dediğimiz tümde bulunan başka varlıklara karşı çok iyi, hattâ şefkat göstererek, tahsilli ve insansever avrupalılara yakışır gibi davranırlar. oysa çocuklara işkence etmekten çok zevklenirler. bu anlamda, çocukları kendilerine o zevki veriyorlar diye çok severler. işkenceye meraklı insanları asıl tahrik eden şey, o küçük varlıkların kendilerini savunmak imkânından yoksun bulunmaları, gidecek yerleri ve başvuracak kimseleri olmayan bu yavrucakların melek kadar saf olmalarıdır. đşkence edenin damarlarındaki kanı tutuşturan işte budur. her insanda muhakkak bir canavar gizlenir, her insanın içinde bir canavar vardır. bu canavar çürümüş bir vücuttan, işkence edilen kurbanın attığı çığlıkları duyunca gittikçe alevlenen bir şehvetten doğar. ahlâksızlığın, bulaşıcı hastalıkların, negrisin, hasta böbreklerin ve daha birçok nedenlerin yarattığı, zincirlerinden boşanmış bir canavardır bu. «o zavallı beş yaşındaki kızcağıza, o tahsil görmüş ana babası akla hayale gelebilecek her çeşit işkenceleri yapıyorlarmış. onu dövüyor, kırbaçlıyor, tekmeliyorlarmış. kendileri de nedenini bilmeden çocuğun tüm vücudunu mosmor etmişler; sonunda işkencenin en incesini bulmuşlar: soğukta, ayazda, çocuğu «geceleri çişi geldiğini, söylemiyor» diye helaya kilitliyor, bütün gece onu orada tutuyorlarmış. (sanki beş yaşında bir çocuk, melek gibi, yatağında mışıl mışıl uyurken, daha o çağda gece helaya gitmek istediğini haber vermeyi öğrenebilirmiş gibi) bu kabahati yüzünden çocuğun yüzüne pisliğini sürüyor, onu kendi pisliğini yemeğe zorluyorlarmış. hem de bunu anası, öz anası zorla yaptırıyormuş!... üstelik o ana geceleri helaya kilitli olan zavallı yavrucağın iniltileri etrafı çınlatırken uyuyabi-liyormuş! sen anlıyor musun bu saçmalığı? mini mini bir varlık, daha başına gelenlerin ne olduğunu kavra-yamayacak çağda küçücük bir varlık, o ayak yolunda, karanlıkta, soğukta küçücük yumruğunu acıdan neredeyse parçalanacak gibi olan göğsüne indiriyor ve kin nedir bilmeyen göz yaşlarını dökerek «allah baba» kendisini savunsun diye yalvarıyor!

    """"""""" sen bu saçmalığı anlıyabiliyor musun? dostum, kardeşim, kendisini
    tanrıya adamış, nefsini yenmiş, rahip adayım benim, bu saçmalığın neye yaradığını, böyle bir şeyin hangi amaca hizmet ettiğini anlayabiliyor musun? """"""""""

    oysa, diyorlar ki: «bu saçmalık olmasaydı, insanın dünyada yaşaması imkânsız olurdu,» çünkü o zaman insan kötülüğün de, iyiliğin de ne olduğunu kavrıyamazmış. peki ama o allanın belâsı iyilik ile kötülük insana bu kadar pahalıya mal olduktan sonra, onu öğrenmek neden gerekli oluyor? «allah babaya» yalvaran o çocuğun göz yaşlarına bütün bilinç dünyası feda olsun! arık büyüklerden söz etmiyorum, onlar zaten cennette-ki elmayı yemişler, bu yüzden ne halleri varsa görsün-ler hepsinin allah belâsını versin! gelgelelim bunlara ne diyeceğiz? görüyorum ki, seni üzdüm alyoşa, rahatsız olmuş gibisin. đstersen devam etmiyeyim.

    alyoşa
    — olsun! ben de üzülmek istiyorum, diye mırıldandı.
    — bir şey daha, yalnız bir sahne daha anlatayım sana. bunu meraklı bir şey olduğu, çok karakteristik bir yönü bulunduğu için anlatacağım. hem bunu biraz. önce bizim eski dergilerden birinin toplandığı ciltte okudum. «arşiv» dergisinde miydi, yoksa «eski günler» dergisinde mi, bunu araştırmalı, nerede okuduğumu bile unuttum. olay, kölelik çağının en kötü zamanında olmuş. daha yüzyılın başlangıcında. çok şükür, geçti o günler! yaşasın, halkımızın kurtarıcısı...
    «o zamanlar, yani bu yüzyılın başında bir general varmış, bu generalin büyüklerle ilişkileri olduğu gibi kendisi de çok zengin bir toprak sahibiymiş, ama öyle toprak sahiplerinden biriymiş ki! (doğrusunu söylemek gerekirse, o zamanlarda
    bile bu tip toprak sahipleri çok azmış) bunlar hizmet süreleri sona erip de emekliye ayrıldıkları vakit, neredeyse kendi adamlarının hayatı üzerinde de, ölümü üzerinde de söz sahibi olmak hakkını kazandıklarına kesin olarak inanırlar-mış. o zamanlar böyleleri varmış. «îşte bu general iki biri canlık çiftliğinde yaşıyor, herkese yukarıdan bakıyor, daha aşağı bir düzeyde olan komşularına, sanki onlar yanaşmaları, ya da kendi soytarılarıymıs gibi davranıyormuş. tavlasında yüzlerce köpek ve hemen hemen
    yüz kadar köpek bakıcısı varmış. hepsi de üniformalı, hepsi de atlıymış. bir gün çiftlikte çalışanlardan birinin oğlu senin anlıyacağın, küçük bir çocuk, ancak sekiz yaşında bir oğlan, her nasılsa oynarken bir taş fırlatmış ve generalin en çok
    sevdiği cins bir av köpeğini bacağından yaralamış. general: «en çok sevdiğim köpeğim neden topallamaya başladı» diye sormuş. kendisine: «đste şu çocuk köpeğı-,nize taş attı, onu ayağından yaraladı,» diye bildirmişler. general çocuğu tepeden tırnağa süzmüş; «ya! demek sensin-bunu yapan?» demiş. «yakalayın şunu!" çocuğu yakalamışlar, annesinden zorla kopararak alıp götürmüşler. çocuk, bütün geceyi hapis odasında geçirmiş. ertesi sabah gün doğarken, general tam bir av giyimi içinde ava çıkmış. atına binmiş, etrafında beslemeleri, köpekleri, köpek bakıcıları ve av kovalayıcı-ları varmış. hepsi de at üstündeymiş. etraflarına da çiftlikte çalışanları toplamışlar: bu iş onlara ders olsun diye. en önde de suçlu çocuğun annesi duruyormuş. hapis odasından çocuğu çıkarmışlar. bulutlu, soğuk, sisli bir sonbahar günüymüş. tam av için bir gün. general, çocuğu soymalarını emretmiş. çocuğu çırılçıplak soymuşlar. yavrucak tiril tiril titriyormuş, korkudan aklı basından gitmiş, bağırmaya bile cesaret ede-miyormuş. general "koşturun şunu!» diye bir komut vermiş. köpek bakıcıları çocuğa, «koş, koş!» diye bağırmışlar. çocuk koşmaya başlamış... general avazı çıktığı kadar «tut! getirin şunu!» diye bağırmış ve tüm av köpeği sürüsünü onun üzerine
    saldırtmış. çocuğu anasının gözleri önünde köpeklere kovalatmış, köpekler de çocuğu paramparça etmişler! ondan sonra galiba generali hacir altına almışlar. eh... ne yapacaklardı onu başka? kurşuna mı dizmeliydiler yani? başkalarının vicdanı tatmin olsun diye, kurşuna mı dizmeliydiler onu? söyle, alyoşa! alyoşa yüzü sapsarı olmuş, dudaklarında garip, eğri bir gülümseyişle, gözlerini ağabeyine doğru kaldırarak yavaşça :
    — kurşuna dizmeîiydiler ya! dedi. ivan, tuhaf bir heyecanla :
    — bravo! diye bağırdı. madem ki artık sen de bunu söylüyorsun, demek ki... şu rahibe bakın hele!... demek senin de içinde bir şeytan var,
    alyoşa
    — saçma birşey söyledim, ama...
    îvan:
    — belki de, yalnız, asıl önemli olan o «ama» dadır.
    diye bağırdı. şunu bil ki, bu dünyada saçmalıklar çok gerekli şeylerdir, rahip adayı! dünya saçmalıklar üzerinde duruyor. onlar olmasaydı, belki de bu dünyada hiç bir şey olamazdı. biz bildiğimizi biliriz!
    — neyi bilirsin?
    ivan, sayıklıyormuş gibi devam etti:
    — hiç bir şey anlamıyorum. artık hiç bir şeyi anlamak da istemiyorum. yalnız olaylar üzerinde durmak istiyorum.
    herşeyi anlamaktan çoktan vazgeçtim. eğer bir şeyi anlamak isteğini duyarsam biliyorum ki, hemen üzerinde durduğum olayı değiştirmiş olurum. oysa ben olayı olduğu gibi ele almaya kararlıyım...
    alyoşa büyük ve içten bir üzüntüyle:
    — beni niçin deniyorsun? diye bağırdı. bunu bana sonunda söyliyecek misin?..
    — tabiî, söyliyeceğim. zaten sözü sana bunu söylemek için o yöne götürdüm. sen benim için değerlisin. seni elimden
    kaçırmak istemiyorum ve o zosima'ya da kaptırmıyacağım!...
    đvan. bir dakika kadar sustu. yüzünde birden çok hüzünlü bir anlam belirmişti:

    — beni dinle: bu çocukları iş daha açıkça anlaşılsın diye ele aldım. đnsanların dünyanın üstündeki toprağı, ta ortasından kabuğuna kadar sırsıklam hale getirmiş olan gözyaşlarından artık tek bir söz söylemek istemiyorum. konumu kasıtlı olarak daralttım. ben bir tahta kuruşuyum ve boynumu eğerek şunu kabul ediyorum ki, olup bitenden hiç bir şey anlamıyorum. herşey neden böyle düzenlenmiştir? bunu anlamıyorum.. demek ki, insanların kendileri suçlu: onlara cennet verilmiş, onlar ise özgürlüğü istemişler ve bundan ötürü mutsuz olacaklarını kendileri de bilmeden gök yüzündeki ateşi çalmışlar; o halde demek ki, onlara acımak boşuna! gel gelelim benim o zavallı, o bu dünyaya göre yaratılmış ve öklid prensiplerine göre işleyen aklım diyor ki, dünyada asıl var olan şey, çekilen acılardır. suçlu diye bir 'şey yoktur. her şey bir başka şeyden dümdüz ve basit olarak çıkar. herşey akıp gider ve herşey aynı paralele girer. ama bu yalnız öklid'e yakışır bir acayipliktir. çünkü bu acayipliğe uyarak yaşamağa razı olamıyacağımı çok iyi biliyorum! suçlu diye bir şeyin olmadığından, herşeyin bir başka şeyden çıkmasından bana ne? bunu bilmemden ne çıkar? benim ihtiyaç duyduğum, suçun cezalandırılmasıdır. suç cezalandırılmazsa, kendimi mahvederim! hem de ceza, sonsuzluğun bilmem hangi noktasında ya da bilmediğim bir zamanda verilmemeli. ceza burada, bu dünyada verilmeli, ben de bunu gözlerimle görmeliyim.

    «evet, madem iman sahibi benim, bunu kendi gözümle görmeliyim. o ceza günü gelip çattığı vakit, ölü olursam, beni diriltsinler, çünkü o iş bensiz olursa, çok çok yazık olur. ben kendi varlığımı işlediğim kötülüklerin ve çektiğim acıları bilmem kim için meydana gelecek olan mahşerden sonraki o kusursuz düzene temel olsun diye mahvetmedim, onun için çırpınmadım. ben, kendi gözümle karacanın, aslanın yanına nasıl yatacağını, bıçaklananın nasıl dirilip kendisini öldürmüş olanları kucaklayacağını görmek istiyorum. herkes herşeyin neden meydana geldiğini, niçin yapıldığım öğrendiği vakit burada olmak istiyorum ben!...
    «dünyadaki bütün dinlerin temelinde bu istek vardır. ben de dine inanıyorum. yalnız, işte o çocuklar var ya, onlar ne olacak? bu sorunun karşılığını bir türlü bulamıyorum. belki yüzüncü kezdir söylüyorum; karşımızdaki sorunlar pek çok. ama ben yalnız çocukları ele aldım, çünkü ne demek istediğimi böylece açıkça belirtebiliyorum. beni dinleyin: eğer herkesin acı çekmesi zorunluysa, herkes mahşerden sonraki 'ölümsüz' kusursuz düzene ancak acı çekme pahasına kavuşabilecekse o halde çocukların bu işte suçu ne? bunu bana söyler misin lütfen?.. neden onlar da büyüklerle aynı doku içine girmişler? neden onlar da bilmem kim meydana gelecek o kusursuz düzene kavuşsun diye bu yükün altında eziliyorlar? «insanların günahta ortak olmalarını anlıyorum, hattâ cezada bile ortak olmalarını anlıyorum, ama çocukların büyüklerin işledikleri günahlarda onlarla ortak olduklarını kabul edemem! eğer çocukların babaları ile her bakımdan hem de babalarının işledikleri bütün kötülüklerde onlarla ortak oldukları bir gerçek ise, bu gerçek bu dünyaya göre değildir ve kavranılması, anlaşılması imkânsız bir şeydir!. «şakacının biri, «çocuk nasıl olsa büyüyecek ve günün birinde günah işlemeğe vakit bulacaktır!» dese bile, o anlattığım çocuk büyümedi ya, onu, sekiz yaşındaki bir çocuğu köpeklere parçalattılar ya! ah, alyoşa, tanrıya isyan ediyorum! gökyüzünde ve toprağın altında olan herşey, tüm varlıklar, tüm canlılar ve eskiden yaşamış olanlar, hepsi hep birden aynı ağızdan «sen haklısın ya rab!... çünkü bize yolumuzu gösterdin!...» diye bağırdıkları vakit, tüm evrenin nasıl sarsılacağını anlıyorum! o ana, çocuğunu köpeklerine parçalatan o canavarla kucaklaştığı ve üçü birden, gözyaşları içinde: «sen haklısın ya rab!..» diye bağırdıkları vakit, biliyorum ki artık bilincin son halkasına ulaşılmış ve herşey anlaşılmış olacaktır. «ama işte, işin püf noktası burada! ben işte bunu, bir türlü kabul edemiyorum. onun için daha dünyada olduğum bir sırada kendi tedbirlerimi almakta acele ediyorum. bak alyoşa, belki de ben o ana kadar hayatta kalacağım, ya da olup bitenleri görmek için herkesle birlikte ben de dirileceğim, belki ben de o yavrucuğun cellâdı ile kucaklaşan anaya bakarak: «sen haklısın ya rab!.» diye bağıracağım. ama o zaman bile öyle bağırmak istemiyorum, bu yüzden, daha vakit varken kendimi bundan korumak istiyorum. onun için daha şimdiden o ölümsüz, o kusursuz hayattan büsbütün vazgeçiyorum.

    mahşerden sonraki o kusursuz düzen, o pis koku-hp} helada mini mini yumruğu ile göğsünü yumrukla-i yan ve karşılığı ödenmemiş gözyaşları dökerek «allah babaya» dua eden çocuğun bir tek gözyaşı damlasına değmez! değmez, çünkü o gözyaşlarının karşılığı ödenmemiştir. ama neyle ödeyeceksin karşılığını? o gözyaşları ödenebilir mi hiç? yoksa intikam alarak mı ödenecek bunların karşılığı? ama, intikamı ne yapayım ben? cellâdların cehenneme atılması ne anlam taşır? neyi düzeltecektir cehennem?... mademki, o çocuklar artık işkence ile yok edilmişlerdir? sonra eğer cehennem varsa, her şeyi içine alan kusursuz düzen nerede? ben.» bağışlamak ve kucaklamak isterim, artık kimsenin acı çekmesini istemem. ama eğer, çocukların çektiği çileler, insanlığı gerçeğe kavuşturmak için toplanması gereken tüm acıların, tüm çilelerin toplamı eksiksiz olsun diye kullanılacaksa, o zaman önceden söyliyeyim ki, insanlığın kavuşturulacağı o gerçek, tümü ile kendisi için ödenen fiyat kadar etmez. son olarak şunu da belirteyim: ben o ananın çocuğunu köpeklere parçalatan o cellâtla kucaklaşmasını da istemiyorum! onu bağışlamağa cüret etmemelidir o ana! eğer istiyorsa, kendi namına, bir ana olarak çektiği o sonsuz acının üzerinden bir çizgi çizerek cellâdı bağışlayabilir, ama parçalanan çocuğun çektiği acıyı o cellâdın yanına bırakmağa, bundan ötürü onu bağışlamağa hakkı yoktur. hattâ çocuğun ken-disi cellâdı bağışlasa bile! madem öyle, o zaman şunu sorrmak cesaretini kendimde görebilirim: öyle olacaksa, o halde kusursuz düzen bunun neresinde?...

    "bu dünyada o işi bağışlıyabilecek, daha doğrusu onu bağışlamağa hakkı olan bir varlık var mı? ben tüm insanlığa karşı duyduğum sevgiden ötürü böyle kusursuz düzen istemiyorum. ben intikamı alınmamış acılarla kalmak istiyorum, böylesi daha iyi. đntikamı alınmamış acımla, -dindirilmemiş öfkemle kalayım daha iyi, hattâ haksız olsam bile! «evet, biz mahşerden sonraki o kusursuz düzene aşırı bir fiyat biçtik, böyle bir âleme girmek için böylesine pahalı bir ücret ödemek bize göre değil. onun için giriş bedelini vermekte acele ediyorum. eğer ben namuslu bir insansam, bu bileti bir an önce geri vermem gerekir. ben de öyle yapıyorum işte. benim kabul etmediğim tanrının kendisi değildir. benim yaptığım şey, sadece tanrı'ya saygı ile biletimi geri vermektir, al-yoşa!...
    3 ...