YAHYA KEMAL
[Zaman Üstü Yazılar] Aziz istanbul'dan
istanbul'un fethi ve fâtihi olan millet tarafından kuruluşu hem birbirine bağlı, hem de birbirinden ayrı iki bahistir. Beşeriyetin muhayyilesine bir büyü têsîriyle aksetmiş olan fetih, hâlâ târihin başlıca bir vak'ası sayılır.
O zamandan beri, devirler boyunca kurulan Türk istanbul ise gözleri en ziyâde kamaştırmış ve gönüllere en ziyâde yerleşmiş bir şehirdir. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı; tek başına yalnız bu eser şeref namına yeterdi.
Çok parlak fetih vak'aları, istanbul'un fethinden evvelki asırlarda da, sonraki asırlarda da yüzlerce defa vuku bulmuş, lâkin hiçbiri istanbul'un fethi kadar efsunlu bir tesir bırakmamış, onun kadar derinden duyulmamış, onun kadar sürekli bir merakla hatırlanmamıştır. Bu görüş, her türlü edebi şişirmelerden ârî bir görüştür, diyebiliriz.
Yalnız bizim aramızda değil, Frenk muhitlerinde de ne zaman "Fetih" ve "Fâtih" sözleri geçse, 1453 Mayıs'ının 29'uncu Salı sabahı olan vak'a ve o gün Bizans pâyitahtına giren genç Fâtih hatırlanır. Şüphesizdir ki, fetih vak'asının icrâ ettiği bu têsîrin sebepleri çok uzaklarda ve çok derinlerdedir.
* * *
Mayısın yirmi dokuzuncu gününü sabahtan; güneş batıncaya kadar, Topkapı'dan Edirnekapı'ya surların dibinde gezine gezine geçirdim. istanbul bahârının bu sıcak günü, genç Fâtih'in Türk ordularını istanbul'a soktuğu gündür. istanbul muhâsarasının öyle bir sihri var ki bir defâ tutulan uzun seneler kurtulamaz; gözünde târihin bütün öteki levhaları silinir, yalnız bu kalır. Dört buçuk asırdır bu muazzam vak'a nice âlimlerin rü'yasına girmiş, Dethier ihtiyar Mordtmann gibi nicesi ömürlerinin en güzel senelerini bu surların dibinde geçirmiş, bu efsunlu vak'anın hazzına doyamamış.
Ben de bu hazzın kara sevdâsına uğradım. Üç senedir vakit buldukça bazen yalnız başıma, bazen Dârülfünun'dan birkaç gencin refâkatiyle Topkapı tramvayına bindim. Sur hâricine çıktıktan sonra Marmara'dan Haliç'e kadar kule kule, diş diş göz alabildiğine giden sûrun yanından yürüdüm, yekpâre düşmüş duvar kütlelerinin üstünde dinlendim, ayaklarımı sarkıtarak burçların üstünde oturdum, Fâtih'in topları ve ordulariyle geldiği Edirne yollarını seyrettim. Bir sene de tam fetih günü gelmek ahdimdi. Sene-i devriyeler takvim oyunlarıdır. Ama yine insanın muhayyilesine zevk veriyor.
Yazık ki bu sene-i devriyeyi hicrî takvimle (Bu yazı, Türkiye'de Mîlâdi takvimin kabulünden önce yazılmıştır.) tam mevsiminde idrâk etmek kabil değil, yoksa zevkine büsbütün doyulmazdı; çünkü takvimlerin dîni, îmânı, vicdânı var. Meselâ sene 857 deyince islâm'ın istanbul'a girdiğini hissediyoruz, bu rakamda anlı şanlı bir tınnet var. 1453 deyince bilâkis Bizans'ın Türklere mağlup oluşu idrâk olunuyor. Bu rakamda bilâkis bir can çekişme, bir ufûnet, bir günlük kokusu var. Bu rakamların biri Müslüman, biri değil!
istanbul fethini tattığım bu son üç senede daha az üzüldüm. Bu vak'a Türklüğün ve islam'ın hem en güzel, hem de en büyük merhalesidir. Hâlâ bu saat Marmara'dan Haliç'e sur hizâsınca giden yolda canlı bir halde de bulunuyor. Baharın böyle bir gününde, biz Müslümanlara çiniden yeşil bir kelime gibi görünen "Feth"i hissede ede bu yoldan geçenler, Müslümanlığın en derin zevkini duyarlar.
Nîsandan hazîran başlangıcına kadar olan o son muhâsara bu taşlara, bu servilere bir rûh gibi sinmiş, hâlâ çekilmiyor. Hâlbuki bu sur ondan evvel neler görmüş, neler geçirmiş, taşlarında ne kadar Barbar hücumlarının dalgası kırılmış, bu hendeklere ne kadar başka başka ırkların kanları akmış, önünde asırlarca ne kadar renk renk düşman çadırları kurulmuş, gûyâ bütün bu akınlar silik bir efsâne de, yalnız Fâtih'in son gelişi bir hakîkatmiş; muhayyile ondan ötesini görmek istemiyor. Bu vak'anın böyle kazâ ve kadere benziyen bir efsûnu var.
(Bu metin, Yahya Kemal Beyatlı'nın, Aziz istanbul adlı eserindeki 'Türk istanbul' ve 'istanbul Surlarında' başlıklı yazılarından alınmıştır.)