"...kendimi yerlerine feda ettiğim yaşamları görüyorum; bir daha göremeyeceğim ingiltere'de huzur içinde, müreffeh, mutlu bir yaşam sürecekler. onu görüyorum kucağında benim adımı taşıyan çocuğu ile. babasını görüyorum; yaşlanmış, beli bükülmüş. fakat sağlıklı, rahat. hastalarını iyileştiren, onlarahuzur veren bir doktur. iyi yürekli yaşlı adamı görüyorum; yılardır onların dostu. on yıl boyunca sahip olduklarıyla zenginleşecek ve mükafata doğru ilerleyecek.
onların ve onların soyadlarındangelecek nesillerin kalplerinde kutsal bir yerim olacağını görüyorum.onu yaşlı, bugünün yıl dönümlerinde benim için ağlayan bir kadın olarak görüyorum. onu ve kocasını ömürlerini tamalamış, son yatakları olan toprağın koynunda yan yana yattıklarını görüyorum. ikisinin de ruhları benim onlara duyduğum kadar bana sevgi duyuyor.
onun kucağında yatan ve benim adımı taşıyan çocuğu görüyorum. bir zamanlar benim yürüdüğüm yollardan yürüyor. mesleğini hakkıyla, başarıyla yaptığını görüyorum. adım, onun başarılarıyla parlıyor. o yola sürdüğüm lekeler bir bir silinip gidecek. onun en adil yargıçların ve şerefli insanların en önünde yer aldığını görüyorum. altın saçlı bir çocuk görüyorum. yerine bırakacağı, bugünün çirkinliğinden hiç bir iz taşımayacak bir çocuk. yumuşak ama titreyen bir sesle benim öykümü anlatacak.
bugüne kadar yaptığım en iyi, en iyi şey bu! şimdi gidiyorum; bugüne kadar hiç bulmadığım huzuru bulacağım yere..."
bunlar dökülüyor sydney carton'un yüreğinden. ölüme giderken. lucie manette yanında baygın halde yatan adamın sydney carton değil de kendi kocası olduğunu anladığı anda aklından neler geçti hep merak edicem, o ilk saniyeyi. carton hakkında pek de bir şey söylenmez zira kelime yok. sadece ağlanır.