balık tutmanın bir takım inceliklerine sahip olmayı hiç hayal etmedim. acaba nasıl olurdu?
atılan her oltayla beraber gelen üç, hayır dört, hayır yedi tane balık fikri ne kadar da heyecan verici bir şey olsa gerek. gözleri kocaman açılmış bir velet edasıyla balıkları sayarken, durup durup bir daha sayardım muhtemelen. bir takım küçük iddialaşmalarda bile bulunup eve koca bir kova dolusu bir balıkla dönerken -henüz olmayan- çocuklarımın benimle gurur duymasını sağlayabileceğimi tahmin ediyorum.
ama yine de öğrenmek için uzun yıllar olsa da önümde, bunu yapabileceğime dair çok iyimser duygulara sahip değilim.
aslında hiç de uzak değildi o gün, arkadaşım ömerlerin balıkçı sandalıyla kıyıdan epey uzaklaşmışken altımızda bile bir sürü balığın gezindiğini hissedebiliyorken. tek yapmamız gereken şey demir bilyenin sarılı olduğu misinamı hafifçe suya bırakıvermemizidi, balıkçı arkadaşımın dediğine göre bu kadardı, ''tutuverindi hadi bir kaç tane balık da'eve gittiğimizde annem pişirsin, size bir balık ziyafeti verelim gençler.'
her başarısız girişimimde ipi yukarı çekerken 'bakalım yine bir ağırlık mağırlık veya bir dirençle de karşılaşmadık ama bakarsın bu kez minicik de olsa -yenmese de olur- bir balıkla karşılaşırız' umuduyla ipi yukarı çektiğim her saniye 'teoride basit olabilir; ama pratikte zor bu iş abi!' diyerekten kendimi ikna etmeye çalıştığım bu balık işinde başarısız olsam da pek önemli değildi, çünkü ufak da olsa bir tür şans faktörü gerektiğine inanıyordum. ömer bir olta dolusu tutmuş olabilirdi; fakat apo bile üç tane tuttuysa kesinlikle şans gerekiyordu.
diğer bir balık tutma girişimim ise babamla evimizin yakınlarındaki gölde olmuştu. kıyıdaydık ve o zamanlar çok küçük olduğum için oltayı uzağa fırlatabilen tek kişi olan babamı izlemekti tek görevim. babam oltayı hazırlarken kovayı arabanın bagajından alıp taşımak ve içine su doldurmaktı bir de. birazdan kocaman balıklar tutacağımız ihtimaline karşılık epey suyla doldurursam ve ne kadar taşıması zor bir kova olursa o, o kadar emeğimizin karşılığını alacağımı sandığım yaşlarda abisi olmayan bir çocuktum ve bütün bu işler bana kalıyordu. babamla oturup gölün kıyısında ne kadar beklersek oltayı sallayan balık sayısı da o kadar çok olacaktı, teoride... on dakika, yirmi dakika... yarım saat derken geçen bir saatin sonunda babam: ''balıklar bu yemi sevmediler sanırım, gidip şunlara güzelinden bir ciğer alalım, ne dersin?'' diye sorduğunda kafa salladım.
oysa birkaç gün önce kabakulak olan kuzenime olan üzüntümü dile getirirken bana ''çocuk yaşlarda kabakulak olmak iyidir. vücudunun bu yaşlarda bağışıklık kazanması ve hastalığı atlatması daha kolaydır... ve o bir daha bu hastalığa yakalanmayacak, merak etme'' demişti.
''iyide baba, bunun neresi iyi? kız hasta olmuş. hem büyüyünce insan daha güçlü olmaz mı?'' diye sorduğumda ise bana ''hayır, büyük bir adam bu hastalığa yakalandığında ölebilir.'' cevabını verdiğinden beri kimin daha şanslı olduğuna bir türlü karar veremiyordum. hastalığa yakalandığı için o muydu şansız olan, yoksa yakalanmadığım için ben mi?
dahası yıllar içinde fark ettim ki; nasıl bir dünya içinde olduğumu düşündükçe 'gamsızlaşmışım.'
babam ciğeri oltanın ucuna takıp gözlerimin içine bakarak bu kez olacak dediğinde ise, gözlerim göle kaydı,
ve omuz silktim...