kaldığım yerden devam ediyorum. zaten çok da fazla ilerlememiştim.
emily içi biraz rahatlamış bir şekilde, ağacın yanındaki dev mavi menekşelerin arasına oturup beklemeye başladı...
beklerken iç çekerek ve derin bir nefes alarak gökyüzüne baktı. ilk olarak onu şaşırtan ve dikkatini çeken şey, gökyüzünün dünyamızda olduğu gibi mavi olmamasıydı. burada gökyüzü altın sarısına çalan sarımtırak bir renkteydi ve pembemsi pamuk şekeri andıran bulutlar vardı. ormanı örten bu loş ışığın sebebinin elbette ki bu sarımtırak gökyüzü ve bulutlar sayesinde olduğunu anlamıştı emily.
pamuk şekerden yapılmış o tatlı bulutları seyrederken, çocukluğundan bir anı canlandı zihninde;
küçük emily beyaz çarşafların asılı olduğu bir bahçede koşup oynuyor ve etrafına gülücükler saçıyordu. daha çok küçük ve çok mutluydu. belki daha 5 yaşlarında falandı en fazla ve beyaz çarşafların arasında koşarken kirli ellerini çarşaflara sürüyordu. çok geçmeden, hoş bir kadın sesi duydu emily
- onları daha yeni yıkadım em! uzak dur ve başka bir yerde oyna.
emily ne kadar üzüldüğünü ve ağladığını hatırladı ve yine gözleri doldu...
hala aynı o kırılgan kız çocuğu kalbine ve hala ağlamaya her an hazır o ışık saçan meraklı gözlere sahipti.
elinin tersi ile yanaklarına süzülen yaşları sildi ve bulutların neye benzediğini bulma oyunu oynamaya karar verdi. bu oyunu emilye annesi öğretmişti ve emily şu an annesin sesini çok özlüyordu. yanında olup onunla birlikte şarkılar söyleyebilseydi keşke ama şimdi çok uzaktı ve onun azarlamalarını bile özlüyordu.
emilynin çocukluktan kalan bu alışkanlığı biraz kendini iyi hissetmesini sağlamıştı. emily korktuğunda şarkı söylemesi gibi üzgün olduğu zamanlarda da bulutların neye benzediğini bulma oyunu oynardı. bu oyun onu her zaman neşelendirir giden bulutlar onun üzüntü ve dertlerini de adeta yanında götürürdü.
emily bulutlardan birinin elmaya benzediğini düşünürken bir ses duydu ve sesin geldiği yöne baktı...
bu ses bay papyona aitti
-demek misafirimiz uyanmış
dedi bay papyon...