"Atın başlığını omuzlarına almış, düzü yokuşu aşarak yürüyordu. Gözlerinden akan yaşlar, yüzünü, sakalını ıpıslak etmişti. Gözünü, yüzünü silmiyordu. Bunlar, doğuştan tulpar, doğuştan taypalma gülsarı için dökülen yaşlardı. Yaşlı gözlerle, yeni sabaha, tek başına dağların eteklerine doğru uçan yabankazına, uzun uzun baktı. Gözyaşları daha çok akmaya başladı. Yabankazı yolunu şaşırmış, sürüden ayrılmıştı. Arkadaşlarına yetişmek için acele ediyordu.
-Uç yabankazı uç! kanatların yorulmadan arkadaşlarına yetiş! diye derin bir iç çekti. sonra:
-elveda gülsarı! elveda! Dedi.
...
Yürürken o eski, yanık ağıdın ezgisi geldi kulaklarına:
...ana deve, bozlaya bozlaya, yitirdiği yavrusunu günlerden beri arıyordu: neredesin kara gözlü güzel botam? memelerinden güzel kokulu ak süt akıyor. Neredesin kara gözlü botam? ses ver bana! dolup taşan memelerinden süt akıyor. Güzel kokulu, ananın sütü..."