--spoiler--
Biz bu kafayla adam olamayız deyişi, bir zamanlar, aydın denebilecek, en azından eğitimli, ama karamsar kişilerin dillerine pelesenk olmuştu. Deyişin, toplumu bütün sınıf ve kesimleriyle kapsayan bir yanı vardı. Adam olunmasını engelleyen kafa herkeste olabilirdi; politikacıda, devlet memurunda, askerde, işadamında, esnaf ve sanatkarda, işçide, emekçide, köylüde, herkeste...
Bugünlerde ise, televizyon kanallarında sıkça görülen, her biri gazetelerinde köşe sahibi kimi seçkin aydınlara bakılırsa, çok dar bir kesim hariç Türkiye'de herkes adam olmayı ve ülkeyi adam etmeyi kafasına koymuş durumda. Çünkü, söylediklerine göre, Türkiye'de işçisi, köylüsü, Kürdü, orta sınıfı, işadamı, sanayicisi, tüccarı, hâttâ politikacıların çok büyük bir bölümü ülkenin demokratikleşmesi konusunda son derece ısrarlı. Onlar ısrarlı da, Türkiye'nin başına çöreklenmiş, muhafazakar, dar görüşlü, dünyanın nereye gittiğini okuyamayan, demokrasi kültüründen nasibini almamış, konumunun sarsılması olasılığından dehşete düşen dar bir elit kesim var ve bunlar gidişata hep taş koyuyor.
"Böyle bir şey nesnel olarak nasıl mümkün olabilir?" sorusu haklı bir sorudur; ama bilelim ki Batı Avrupa'da salak bir liberal de yukarıda aktarılan kurguyu halkı bulacak, "evet ne yazık ki böyle" diyecektir. Hadi, Avrupalı salak liberalleri anladık; Türkiye'de okuyup yazmış, kimileri gençliğinde solculuk yapmış, hâttâ sorsan bugün bile solcuyum diyecek insanlar nasıl olup da böyle düşünebilirler?
Nasıl olup da böyle düşünebildiklerini, kendinizi onların yerine koyarak düşünmek kuşkusuz güç bir iş. Ancak,empatinin bu kadarı biraz fazla olsa da, denemekte yarar var. Tamam, sermayenin neferleridir, sermayeye göbekten bağlıdırlar falan filan; ama böyle de olsa aslında kendi gözbağları olduğunu, başka bir deyişle gidişatı belirli yerlerden nemalanmaktan ziyade, düşünce yapıları gereği öyle değil de böyle gördüklerini, bu yüzden bugün yattıkları yere yattıklarını söyleyebiliriz.
Ama olmaz ki, böyle de yatılmaz ki...
Gene de böyle yatıyorlarsa, biraz daha kafa yormakta yarar olabilir.
Birincisi, bu eküri hâlâ 1989-91 dönemecine ve hemen ardından gelen egemen söylemlere takılıp kalmış durumdadır: "Devletçi, bürokratik, anti-demokratik rejimler birer birer çökmekte, dünya evrensel demokrasinin egemen olduğu yeni bir döneme girmektedir. Ekonomide neoliberal politikalar, devleti küçülttüğü, ayrıca üstyapıda da liberal yönelimlere kapı açtığı için sineye çekilebilir. Biz bu evrensel demokratikleşme dalgasını hele bir yakalayalım, sosyalizmi, sınıfı gene konuşuruz..."
(Soldan takviye: Marx&'ın Manifesto'da yazdıkları asıl şimdi bir bir gerçekleşiyor.)
ikincisi, aynı eküri, klasik bir yanılgı sonucu emperyalizmi ekonomik temelinden soyutlayıp "devlet politikalarına" indirgemiş; kapitalizmin küresel regülasyonuyla görevli kuruluşların varlığını, ileri kapitalist ülkeler arasında kimi alanlarda artan işbirliğini (ve işbölümünü) ve sistem içi çelişkilerin belirli bir düzeyde tutulmasını "emperyalizmin sonu" olarak görmüştür.
(Soldan takviye: Neden hep Lenin? Kautsky zamanında ne demişti? Sonra, Hardt ve Negri de var.)
Hepsi iyi de, devlet nerede gerçek anlamda küçülüyor ki? Temsili demokrasiye dayalı rejimlerin sayısında görülen artış dışında dünyada "demokratikleşme" yönünde bir eğilimden söz etmek mümkün mü? Piyasacılık, siyasette, toplumsal ve kültürel yaşamda hangi "demokratikleşmeye" yol açmıştır?
Sonra, emperyalizm bitmişse, Yugoslavya'da, Afganistan'da, Irak'ta, Filistin'de olup bitenleri neyle açıklayacağız? Bu coğrafyalara yönelik müdahaleleri"anti demokratik rejimlerin yıkılması ve halkların özgürleşmesi" maymuncuğuyla açıklamaya kalkana kim inanır?
Peki, bu kadar basitse, neden göremiyorlar?
Bu sorunun klasik, ama hep geçerli bir yanıtı vardır: ideolojik angajman. Söyleneni "totoloji" sayacaklara hatırlatmak gerekir: Her ideoloji, ters gelişmeleri de harmanlayıp kendi çerçevesinde bir yerlere koyacak bir iç dirence, soğurma kapasitesine sahiptir.
Hepsi bir yana, liberal eküri en azından bir konuda haklıdır. Çünkü, Türkiye'de toplumun geniş ve çok çeşitli kesimleri gerçekten bu ekürinin meşrebine uyan bir demokrasicileşme süreci içindedir. Nasıl mı?
Artık Türkiye'de en odun politikacı bile "sivil toplum kuruluşlarını karar sürecine katma" gibi laflar edebilmektedir.
Artık Türkiye'de en geleneksel sendika patronları bile işverenle ortak sosyal diyalog projelerine imza atabilmektedir.
Artık eğitim dendiğinde Türkiye'de eğitim bilimcilerin çoğunun aklına ilk gelen şey sanayinin nitelikli ara eleman ihtiyacının karşılanması olmaktadır.
Artık Türkiye'de en geri kafalı vali/belediye başkanı bile tabandan katılım” lafını duyduğunda "elbette" diyebilmektedir.
Tamam da, bütün bunlara karşı çıkan, süreci durduran/yavaşlatan, dar, ama egemen bir kesim sahiden var mı?
Varsa ve her şeye karşın gene de bu kadar güçlüyse, "helal olsun" demekten başka söylenecek söz olmamalı.
--spoiler--
not: metin çulhaoğlu'nun 29 aralık 2007 tarihiyle sol'da çıkan "demokratikleşme'ye kim taş koyuyor?" yazısından alınmıştır.