ilk bakışta göze platonik gelsede, sanılanın aksini içeren durumlar bütünü. durumdan ziyade dumur daha iyi anlatacak olsa gerek.
taptaze bir aşk, ilk görüşte gözlere yansıyan kalbin dudaklarla vecizelere dönüşmesi... bir adım daha yakın olabilmenin vermiş olduğu heyecan ve alabildiğince saflıkla yıkanmış bir hikaye. her güzel şeyin tanımı yapılamadığı gibi; yoktur sevdanın, aşkın tarifi. vakit kimi zaman hızlı kimi zamansa artık yeter dedirtecek kadar yavaş yavaş işler. gözlerindeki nemler usulca esen sıcak bir meltemle kurur, kimi zaman yağız fırtınalarla dolu olur gider. ansızın çıkacak iki cümle kimi zaman mermi, kimi zamansa pahabiçilemez bir mücevher...
ancak kontrol edilemez duygular kervanına sevginin yavaş yavaş değerini yitirip, alışkanlık olmasıyla beraber farklı bir boyuta ulaşıverir insan kimi zaman. sevdiğin için ne yapıyorsun, bunu nasıl belli ediyorsun dediğinde; kafan dik olarak sivri bir okun uçu kadar keskin ve ailenin tüm onur ve gururuyla beraber dimdik başınla gözlerinin içine bakarsın soranın... ben sevdiğime sevdiğimi söylemekten ziyade; onunla birlikte olabilmek için zamanın şartlarında kendimi geliştiriyorum, dersin. belki karşı taraf idrak edemez bu durumu ne de olsa görecelidir sevgi, kim bilir belki hiç yaşamamıştır aşkı, değişiktir yani... yinede anlatmaya çalışırsın, bir hevesle. ben sevdiğim için geleceğimiz için, evlendiğimde, anlık sinir kurbanı ve düşünülmeden çıkan farzı misal "ben babamın evinde bir şey isteyince o saniye oluyordu" sözünü duymamak için kendimi geliştiriyorum dersin. ben ingilizceyi öğrendim, hatırlar mısın beraber lotodan kazandığımız parayla sen sevgiline yüzük aldığında ben o parayla italyanca kursuna başlamıştım, sen demiştin ki insan sevdiğini düşünür, aslında sevdiğini düşünen ben idim. ben senin aldığın o yüzükleri alın terimle kazanabilmek için sırf düzene inat ancak onun getirdikleri doğrultusunda yön verdim hayatıma dersin. dersinde dersin, uzarda uzar...
oysa ki bunları heves ile anlatırdım; "vay be" derdi, vaybe anlattıklarım. "ne aşk ama ?"...
ancak uzun gözüksede su misali akan zaman yıpratmış olsa gerek bizi. bak bir itiraf; bayramda memlekete gittiğinde, sana seni özlediğimi söylemeni isterdinde ben yapamazdım ya hani. sende utanıyorum ondan söylemiyorum zannederdin, karizma çizilmesin misali.. aslında öyle değildi; ben seni özlemiyordum ki ben senin gözlerine bakıp uğruna hayal kurabilmeyi özlüyordum. öyle öğrenmiştim yıllardır izlediğim türk filmelerinden öyle göstermişlerdi aşkı bana, pembe panjur olacaktı evimizde, birde sıcak şömine. şömineye gerekte yoktu aslında sobada kestane pişirmek yeterdi, hatta artardı. ama dedim ya zaman. çok şey öğrendim seninle, ama son öğrenilen oldukça acı oldu, kalp oldu durdu, nefes oldu soğudu... oysa ben ıssız gecelerde aya bakarak düşünüyordum seni, absürd olacak orada bile seninle nasıl elele tutuşup bu dünyada uçuyorsak oradada yerçekimsiz uçacaktık. şaka gibi... ama öğrendiğim en son şey yaşamı birlikte öğrendiğim insanla olan her şeyin yanlış olması, hata olması olunca, hayalperestliktende vazgeçtim. canın sağolsun, benide hayallerden vazgeçirdin ya büyükmüşsün be!