kemalizm

entry1488 galeri video9
    921.
  1. 2.BÖLÜM
    KEMALiZM

    1.1 .M.KEMAL'iN HAYATI
    Mustafa Kemal Atatürk 1881'de Selanik'te doğdu . Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanımdır . Babası Selanik Evkaf katipliği ve Gümrük memurluğu yapmıştır.
    Atatürk çocukluğunu ve ilk öğrenimini kendiyle röportaj yapan Vakit Gazetesi yazarı Ahmet Emin'e şöyle anlatmıştır.
    ''Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesine aittir . Bundan dolayı anamla babam arasında şiddetli bir çatışma vardı. Annem, ilahilerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordur. Gümrükte memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendi'nin okuluna gitmemi ve yeni yöntemlere göre okumamı yeğ tutuyordu. Nihayet babam işi ustaca çözdü, ilk önce bilinen törenle mahalle okuluna başladım, böylece annemin gönlü olmuştu, bir kaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım; Şemsi Efendi'nin okuluna yazıldım. Az zaman sonra babam öldü, annemle birlikte dayımın yanına yerleştik. Dayım köy hayatı geçiriyordu. Bende bu hayata karıştım. Bana görevler veriyor ve bende bu görevleri yerine getiriyordum. Başlıca görevim tarla bekçiliğiydi. Kardeşimle birlikte 7 bakla tarlasının ortasında ki oturduğumuzu ve kargaları kovalamakla uğraştığımızı unutmam. Çiftlik işlerinin diğer işlerine de karışıyordum, böylece biraz süre sonra annem okulsuz kaldığım için kaygılanmaya başlamıştı. ''
    Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl-Oğuz Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir. Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik’e yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur. Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde çalışmış, 1876’da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa’dan sonra doğan Makbule (Boysan, sonra Atadan) yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür.
    Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa’yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik’e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terk etti Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı (1893). Annesini ikna etmesi zor olmadı. Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı.
    Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri idâdi'sini bitirip, istanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu, Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da istanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında istanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.
    1911 yılında italyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de italyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.
    Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı . Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı imparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.
    1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp itilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez!" dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan ingiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. ingilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu itilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir.
    Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de istanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede ingiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de istanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.
    Mondros Mütarekesi'nden sonra itilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.
    Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların izmir'i işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı imparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye-ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
    Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.
    23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı imparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı . 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü ismet inönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.
    Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

    1.1.2 Atatürk'ün Ölümü
    Atatürk ülke içerisinde sık sık seyahat etmektedir. Gemlik ve Bursa gezileri esnasında Atatürk soğuk alır. Tedavi olmak ve dinlenmek üzere istanbul'a geri döner. Ama, ne yazık ki hastalık ciddidir. 10 Kasım 1938 tarihinde saat 9.05'te tüm çabalara rağmen çok sevdiği halkından ayrılmak zorunda kalır. Ama insanlarının gözünde ölümsüzlük kazanmıştır. Öldüğü andan itibaren, çok sevilen ismi ve hatırası, çok sevdiği halkının kalbinde yerini almıştır. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider olarak kitleleri etkilemiş, bir devlet adamı olarak başarılı bir yönetim sergilemiş ve nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih onu Türk ulusunun en şerefli evlatları ve insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.

    1.1.3 . Atatürk'ün Görüşleri
    1.1.3.1 Ekonomi Üzerine
    Atatürk Devrimlerinin sonucunda, Türkiye'nin ekonomik yapısı tümüyle iyi yönde bir gelişme göstermiştir. Kapitülasyonların kaldırılması ile birlikte , ulusal bir ekonomi için gerekli olan temel atılmıştır. Atatürk'ün ülke ekonomisi hakkındaki düşüncesini, "Memleketin efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür" sözlerinde bulmak mümkündür.

    1.1.3.2 Dış Politika Üzerine
    O dönemde birçok ülke yöneticisinin izlediği iç çatışma politikalarına, polis devleti taktiklerine ve nihayet uluslararası ihtilaflara yönelmelerine rağmen, Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" sözüne sıkı bir biçimde, bağlı kalan Türkiye, bu dönemde ülke içerisindeki devleti ve onun kurumlarını içten çökertme girişimlerini engelleyebildiği gibi, savaşlara da bulaşmamayı başarmıştır.
    1.1.4 Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi
    Ey Türk Gençliği !
    Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. istikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. istiklal ve
    Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
    Ey Türk istikbalinin evladı!
    işte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
    Ankara , 20 Ekim 1927

    2. KEMALiZM
    Kemalizm Anadolu ihtilali'nin başlangıcında ''Kemaliciler'' yada ''Kemalciler'' sıfatı olarak Mustafa Kemal'in peşinden giden insanlara söylenerek ortaya çıkan bir kavramdır. Türk ulusal direnişi sırasında, emperyalist işgalci güçlerle onların işbirlikçisi Damat Ferit hükümetlerinin, bu hareketi yasa dışı ve isyancı bir eylem olarak göstermek için, kullanmalarıyla güncellik kazanmaya başlamıştır . işgal günlerinde Mustafa Kemal ve Onu destekleyen Kuva-yı Milliyeciler(Ulusalcı Güçler) için, işgalciler ve işbirlikçi Damat Ferit hükümeti önce; “Kemalîler”, “Kemalciler”, “Kemalist Çeteler” gibi kavramlarla, ulusal direnişi aşağılamaya çalışmış hatta onu Celali Ayaklanmaları ile bir tutmaya çalışmıştır. Ulusal direnişe katılanlara göre bu hareket; yurdunu, ulusal bağımsızlığını, onurunu ve ulusun varlığını savunmak için başlatılmış bir hareket, olarak tanımlanmakta idi . Aynı hareket işbirlikçi istanbul hükümetine ve işgalcilere göre ise; Saltanat ve Hilafete karşı yapılan “isyancı, bozguncu” bir de bir başkaldırıdan öte bir nitelik taşımıyordu.
    Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın utkuyla sonuçlandırılmasından sonra, Kemalist hareket, yalnızca Türk ulusunun gözünde ve beyninde değil, özellikle de Doğunun Müslüman sömürge toplumlarının gözünde ve beyninde büyük bir saygınlık kazanmış, bu hareketin önderi Mustafa Kemal, yalnızca Türkler için değil, sömürülen bütün toplumlar için, emperyalizmi yenilgiye uğratan büyük bir umut ışığı ve övünç kaynağı olarak algılanmıştır. Zira Mustafa Kemal de, daha Türk Kurtuluş Savaşı’nın en kanlı aşamaları devam ederken yaptığı açıklamalarında, bu savaşlarının yalnızca Türk ulusu adına olamadığını, bütün Doğunun ezilen ve sömürülen toplumları adına yapıldığını, bundan dolayı da daha uzun süren kanlı bir savaş olduğunu açıklamıştr. Türkiye’de emperyalizme karşı verilen savaşı , güçleri ölçüsünde, maddi ve tinsel bakımdan destekleyen bu toplumlar, Kemalistler’in savaşı kazanmasının sevincini yüreklerinde duymuşlar bu büyük utkuyu , “Kemalist Zafer” diye alkışlamışlardır. ''Onlara göre bu utku, “islâmın Hıristiyanlığa, Doğu’nun Batı’ya, Asya’nın Avrupa’ya ve Kemalist Türkiye’nin emperyalist ingiltere’ye karşı kazandığı en büyük zaferdi” Başka bir deyişle Kemalizm artık evrensel bir nitelik kazanmaya başlamıştır.
    Kemalizm kavramının Batı toplumlarında, bilimsel ve saygın bir ifade olarak kullanılması, 1930’lu yıllara rastlamaktadır. Batılı düşünür ve bilim insanları, o yıllarda gündemde olan “Sosyalizm”, “Faşizm”, “Kapitalizm” gibi sistemlerden farklılık taşıyan ve Mustafa Kemal tarafından Türkiye’de uygulanmakta olan bu yeni düzene, kurucusunun adına uygun olarak “Kemalizm” adını vermişlerdir.
    Türkiye’de ise, Kemalizm kavramının kullanılması yine 1930’larda başlamıştır. 1930 yılında Türk bilim adamları tarafından hazırlanarak ilk basımı 1931 yılında gerçekleştirilen ve dört kitaplık bir diziden oluşan Tarih kitaplarının son cildinde, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın “Altı Ok”u açıklanırken, “Kemalizm” için şöyle bir yoruma yer verilmişti;
    “işte yabancı yazarların(müelliflerin) Büyük Millî Reisin adına nisbetle “Kemalism” dedikleri Türk inkılâp hareketinin temel prensipleri bunlardır. Bu prensiplere dayanan devlet sistemi Türk milletinin tarihine, ihtiyacına, içtimaî bünyesine(toplumsal yapısına) ve mefkûresine (ülküsüne) en uygun olduğu kadar, bütün dünyadaki sistemler içinde de en sağlam ve en mükemmel olanıdır. “
    Atatürk’ün yetiştirdiği tarihçilerden Prof. Dr. A. Afetinan’ın da vurguladığı gibi, yabancı bilim insanlarına göre;
    “Kemalizm Türkiye tarihinin bir sayfası olmaktan çıkıp politik bir sisteme önderlik etmeye başlamış(tı). . . Atatürk’ün önderliğinde yapılmış Devrim hareketlerine Kemalizm terimi kullanarak siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel yönden olan büyük değişikliklere tarihi açıdan büyük önem vermişlerdir.”
    Yine Prof. Dr. Afetinan’a göre;
    ”Yabancı yazarlar, Türkiye Cumhuriyeti devrindeki Devrim hareketlerinde M. Kemal Atatürk’ün önderliğini kabul ederek, Kemalizm deyimini kullanmışlardır. Bugün buna Atatürkçülük denmektedir. Ancak Atatürk, kendisi “Türk Devrimi” deyimini kullanır ve Cumhuriyetin ilk on beş yılında çeşitli konularda çıkarılmış olan Devrim kanunlarını bir bütün olarak kabul eder”(di)”.
    Atatürk’ün, Kemalizm kavramını kullandığı konusunda somut bilgilere sahip değiliz. Bunun gerekçesi kanımızca, O’nun her zaman ki alçak gönüllülüğü ile açıklanabilir. Zira Atatürk, başta Ulusal Kurtuluş Savaşı olmak üzere, Türk Devrimi’ni halkla birlikte ve halk için yaptığını söylemekle övünmüş, “Tek Adam” olarak gösterilmekten ve kendisine fazla pay ayrılmasından pek hoşlanmamıştır.
    Aydınlığa kavuşturulması gereken bir başka konu da, “Kemalizm” mi “Atatürkçülük” mü sorusudur? Mustafa Kemal’e, “Atatürk” soyadı 1934’te çıkarılan soyadı yasası ile verilmiştir. Bu nedenle zaten daha önce “Atatürkçülük” diye bir kavramın var olması söz konusu değildir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında, Türk Devrimi ve ulusal hareketi anlatmak için “Kemalizm” adı kullanılmakta idi. “Atatürkçülük” kavramının yaygın olarak kullanılmaya başlanması ise, oldukça yakın tarihlere denk düşmektedir. Bütün bunlara karşın, her iki kavramın da birlikte kullanılmasında hiçbir sakınca olmadığı kanısındayız. Bu nedenle yazımızda “Kemalizm” kavramını kullanmayı yeğledik.
    Kemalizm’i, sözü edilen doktrinlerin öngördüğü, katı, değişmez, eleştirilmez düşünce sistemleriyle açıklamak ve karşılaştırmaya çalışmak yersizdir. Zira Kemalizm, kurucusunun bizzat vurguladığı gibi, değişimi ve gelişimi temel ilke saymış bir “ideoloji”dir. Atatürk’e göre;
    “Bugün koyduğumuz prensipler, bugünün gereklerine göre ulusumuzun uygarlık yolunda gelişmesi için faydalı bulduklarımızdır. Ancak sosyal yapı, sürekli olarak gelişen ve ileri gidişlere yönelmesi zorunlu olan bir durumdadır. Bilim ve teknik ise her an yeniliklere açıktır. “
    Zira Atatürk, pek çok konuşmasında da belirttiği gibi, değişmez katı doktrinlerin değil, bilimin yol gösterici olarak alınmasını öngörmüştür. Değişme ve yenileşmeyi zorunlu gördüğü içindir ki Atatürk, başka hiçbir devrimci anlayışta yer almayan “Devrimcilik” ilkesine altı ilkesi arasında yer vermiştir. Kemalizm’e dinamizm kazandırmak, gericiliğe kapıları kapatmak, siyasal, ekonomik, toplumsal kurumlarda durağanlığı önlemek ve yeniliklere kapıları açık tutmak amacıyla konulan bu ilke nedeniyle Kemalizm’in, değişmez bir doktrin olduğunu kabul etmek olanaksızdır. Değerli bilim adamı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın da belirttiği gibi, Kemalizm, örneğin; Marxsizm’den farklı olarak, doğmalaşmayı kabul etmemiş, M. Kemal, “ideolojik kalıplaşmanın hızlı bir değişim süreciyle bağdaşmayacağını vurgulayarak, bir anlamda “sürekli devrimcilik” anlayışının öncülüğünü yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğünün tersine, Kemalizm’in bir ideolojisi vardır, ama bir “öğretisi”(doktrini) yoktur.”
    Gerçekten de Kemalizm, bir çok yerli yabancı bilim insanının da kabul ettiği gibi, bir “doktrin” değil, aydınlanma devriminin amaçladığı hedeflere varmayı öngören bir “ideoloji” dir.
    Kemalizm’in düşünsel temelleri;
    “Osmanlı islâm geleneklerinden çok, ışıklar yüzyılına, Fransız Devrimi’ne, Pozitivizme ve Solidarizme, 19. yüzyılın bilimci dünya görüşüne uzanmaktadır.”
    Kemalizm’in evrensel niteliğini ortaya koymak bakımından son derece önemlidir. Kemalizm’in yararlandığı ikinci temel kaynak ise, Türk ulusunun ulusal tarihinin, toplumsal ve ekonomik yapısının ve diğer niteliklerinin oluşturduğu özdür. Bu temeller ve öz de, Kemalizm’in ulusal niteliğini ortaya koymak bakımından önemlidir.
    Mustafa Kemal, Türk Devrimi’nin dış kaynaklarını belirtirken de, başka bir deyişle Kemalizm’in evrensel niteliği üzerinde dururken, özellikle Fransız Devrimi’ne vurguda bulunarak;
    “Fransız ihtilâli bütün dünyaya özgürlük düşüncesini aşılamıştır ve bu düşüncenin şimdi de temel ve kaynağı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri insanlık ilerlemiştir. Türk demokrasisi Fransa ihtilâlinin açtığı yolu izlemiş, ancak kendisine özgü farklı niteliklerle gelişmiştir. Zira her ulus devrimini, toplumsal çevresinin baskılarına ve gereksinimlerine bağlı olan duruma, koşullarına ve bu ihtilâl ve devrimin meydana geldiği zamana göre yapar. ”
    Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir facia ve ızdırap dolu sayfalarından çıkardığımız sonuçlardır”.
    Mustafa Kemal Atatürk, tarihin insan bilimi olduğunun ve bir devleti iyi yönetebilmek için, bu bilimi çok iyi bilmenin zorunluluğunun bilicinde idi. Bu nedenledir ki, Atatürk’ün okuduğu kitaplar arasında tarih kitaplarının önemli yer tutması bir rastlantı değildir. işte bundan dolayı Kemalizm’in, tarihsel alt yapısı öteki doktrin ve ideolojilerden çok daha farklı ve çok daha zengindir.


    2.1.2 Kemalist Devrim'in Evreleri
    2.1.2.1 Düşünsel Hazırlık Evresi
    Kemalizm’in düşünsel temellerinde, daha önce de vurgulandığı gibi, Rönesans, Reform; Aydınlanma-Sanayi ve Rus devrimlerinin ve öteki düşünce akımlarının etkileri görülmektedir. Osmanlı imparatorluğu’nun sonuna kadar geçen yaklaşık iki yüz yıllık süreç içinde, yaşanan siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmeler kanımızca, Kemalizm’in (Türk Devrimi’nin) düşünsel hazırlık dönemini oluşturmaktadır. Bu dönemin son halkası olan ikinci meşrutiyetten itibaren geçen süreçte M. Kemal de bu gelişmelerin içinde aktif olarak yer almıştır. Bu evrede M. Kemal ve arkadaşları bir yandan J. J. Rousseau, Volter, Ernest Renan gibi düşünürlerin de içinde bulunduğu çok sayıda Batılı yazar ve düşünürden, başka bir deyişle evrensel kaynaklardan beslenirken; bir yandan da başta Ziya Gökalp olmak üzere, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmet EminYurdakul gibi bir çok Türk düşünür ve yazarlarından etkilenmişlerdir. Bu açıdan bakıldığı zaman Türk Devrimi, düşünsel hazırlık evresi en uzun süren tarihsel olaylar arasında sayılabilir.

    2.1.2.2. ihtilal Evresi
    Kemalizm’in bu evresi de kanımızca, Osmanlı yönetiminin 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkesi’ni imzalamasından sonra, Anadolu’da işgale karşı çıkan yerel direnişlerden itibaren başlatılabilir ki, bunlardan biri de M. Kemal tarafından Sivas Kongresi sırasında kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ile gelişen süreçte, Ulusal savaşın utku ile bitirilmesi (1922), Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922), Lozan Antlaşması’nın imzalanması (24 Temmuz 1923), ve Cumhuriyetin ilan edilmesi (29 Ekim 1923) ile son bulan süreç de, kanımızca, Kemalizm’in “ihtilâl evresini oluşturmaktadır. Aslına bakılırsa bu evrede, ihtilâl ile devrimsel kurumlaşma birlikte yürütülmüştür. Bu evrede, hem emperyalist işgalci güçler yenilgiye uğratılmış, hem de artık çağ dışı kalmış olan işbirlikçi Osmanlı hanedanı ortadan kaldırılmıştır. Bu açıdan bakıldığı zaman bu evrede Kemalistler’in ikili bir savaşı aynı anda başarıyla yürüttükleri ve sonuçlandırdıkları söylenebilir.
    2.1.2.3. Devrimin Kurumlaşma Evresi
    Bu evre, yukarıda da belirtildiği gibi, ihtilâl evresinde başlamış ve 1920-23 yılları arasında daha çok siyasal anlamda diyebileceğimiz kurumlaşmalara gidilmiş (T.B.M.M.’nin açılması, hükümetin ve düzenli ordunun kurulması Anayasanın ve başka yasaların yapılması, isyanların bastırılarak iç otoritenin sağlanması, Lozan Antlaşması, Ankara’nın başkent ilan edilmesi, Halk Fırkası’nın kurulması ve son olarak da Cumhuriyetin ilanı bu önemli sürecin başlıca yenilikleri arasındadır.
    Bu evrede siyasal yeniliklerden çok, ekonomik ve toplumsal kurumlaşmadaki yenilikler ön sırayı almışlardır. Bunların en önemlileri arasında; Halifeliğin, Din işleri ve Vakıflar Bakanlığı’nın, Şeriat Mahkemeleri’nin Aşar Vergisi’nin kaldırılması; Medreselerin, Tekke Türbe ve Zaviyelerin kapatılması; eğitim-öğretim birliğinin, ordu-siyaset ayrımının, Üniversite reformunun gerçekleştirilmesi; yeni Türk abecesinin, Takvim , saat ve batılı ölçüler sisteminin kabulü ; Halkevleri’nin açılması , Türk Tarih ve Dil Kurumları’nın kurulması ; 1924 Anayasası’nın ve Medeni Yasa’nın , Ceza ve Ticaret yasalarının yürürlüğe konulması ; devletçilik uygulamasına geçilmesi ; Anayasanın laikleştirilmesi , çok partili düzene olanak sağlanması , kadınların demokratik haklarına kavuşturulması , v.b. gelişmeler sayılabilir . Bu evrede siyasî , ekonomik , toplumsal kurumlarda yapılan bütün bu yeniliklerin , Türk Devrimi’nin kurumlaşma dönemini oluşturduğu söylenebilir .
    Kemalizm’in kurumlaşma dönemi sonuna doğru , uygulamadan çıkarılan sonuçlar , önce 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında gerçekleştirilen Cumhuriyet Halk Fırkası ikinci Büyük Kurultayı’nda dile getirilerek dört ilke olarak kabul edilmiştir ki , bu ilkeler ; “Cumhuriyetçilik , Halkçılık , Ulusçuluk, Lâiklik” olarak belirlenmiştir .
    1931 yılına kadar yapılan işler ve gelişmeler , 9-18 Mayıs 1931 tarihinde toplanan C.H.P. Üçüncü Büyük Kurultayı’nda , iki yeni ilkenin daha parti programına alınmasını gerektirmiştir ki , bilindiği gibi bunlar ; Devletçilik ve Devrimcilik’tir . Bu gelişme açıkça göstermektedir ki Kemalizm ; kuramsal bir doktrinin uygulanması değil , tam tersine , gerçek yaşamdan çıkarılan doğruluğu kanıtlanmış uygulamaların ortaya koyduğu bir “ideoloji”dir . Başka bir anlatımla , Kemalizm’in düşünsel alt yapısı ; çoğu denenmemiş , uygulamadaki sonuçlarının ne olacağı bilinmeyen , kuramsal bir düşünceler bütünü değil , sonuçları önceden bilinen , gerçeklenmiş bir düşünce sistemine dayanmaktadır . Atatürk o dönemde kendilerini , “sizin partinizin bir programı bile yok” şeklinde eleştirenlere kaşı verdiği yanıtta , bu söylediklerimizi destekleyen bazı çarpıcı ipuçları vererek şöyle demişti;
    ” Gerçekten ilkeler adı ile anılan programımız, karşı çıkanların gördüklerine benzer bir kitap değildi ; ama temel ilkeleri kapsıyordu ve uygulanabilir nitelikte idi . Biz de uygulanamayacak düşünceleri , kuramsal bir takım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik . Öyle yapmadık . Ulusun maddî ve manevi yönlerden yenilenip gelişmesi için çalışırken ; iş yapmayı söze ve kurama yeğ tuttuk . ”
    Buradan da açıkça anlaşılacağı gibi Kemalizm; katı, değişmez ve gerçek yaşamda uygulanamaz yada uygulamadaki sonuçları önceden sınanmamış bir ilkeler bütünü değildir.
    Kemalizm son biçimini, 9-16 Mayıs 1935 tarihleri arasında yapılan C.H.P. Dördüncü Büyük Kurultayı’nda almıştır. Bu kurultayın 13 Mayıs Pazartesi günlü oturumunda, uzun görüşmeler sonrasında, altı ilkenin yeniden tanımı yapılmış, bu ilkeler için;
    “Yalnız birkaç sene için değil, geleceğe de yönelik olan tasavvurlarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır. Partiye esas olan bütün bu prensipler (Kemalizm) yoludur. ” denilerek, Kemalizm’in altı ilkesine Parti programındaki yerini almıştır.
    Bu gelişmeden yaklaşık iki yıl sonra da, Kemalizm’in altı ilkesine, Başbakan ismet inönü ve 153 milletvekili arkadaşının, 5 Şubat 1937 tarihinde T.B.M.M. Başkanlığı’na anayasa değişikliği konusunda verdiği önergenin, yine uzun ve tartışmalı bir oturumdan sonra, oylamaya katılan 333 üyenin oybirliğiyle kabul edilmesi sonucunda, anayasa 2. maddesinde yer verilmiştir.
    Bu değişiklik sonrasında 1924 Anayasası’nın 2. maddesi;
    “Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik , inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçe’dir. Makarrı (Başkenti) Ankara şehridir. ” şeklini almıştır. Kemalizm’in altı ilkesinden Cumhuriyetçilik ve Halkçılık ile ulusal egemenliğin temel alındığı, siyasal ve hukuksal eşitliğin benimsendiği, sınıf ayrıcalıklarının reddedildiği demokratik bir cumhuriyetin kurulması öngörülmüş ve bu düzenin bütün kurumlarıyla gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.
    Yine bu ilkelerle birlikte düşünülmesi gereken Ulusçuluk ilkesi ile, etnik ve dinsel kimliği öne çıkarmayan, dil, kültür ve ülkü birliğine değer veren, bireysel hakları tanıyan, saldırgan olmayan, barışçıl bir amaç güden, bir “yurttaşlık bilincine dayanan” üst kimliğe öncelik verilmiş ve bu durum 1924 Anayasasının 88. maddesinde açıkça dile getirilmiştir.
    Devrimcilik ilkesi ile de; daha önce de değinildiği gibi, eski düzene dönmeyi öngören gericiliğin önlenmesi, bütün kurumlarda durağanlığın reddedilmesi ve bilimsel gelişmelerin aydınlığında yeniden yapılanmalara olanak verilmesi, yapılan yeniliklerin korunması ve Türk ulusunun durgun felsefeye düşürülmekten kurtarılması amaçlanmıştır.
    Lâiklik ilkesi ise, Kemalizm’in adeta can damarı olarak algılanmış, Prof. A. Taner Kışlalı’nın da doğru saptamasıyla bu ilke; “ Cumhuriyetçiliğin de, Milliyetçiliğin de, Devrimciliğin de ve hatta Halkçılığın da ön koşulu” olarak düşünülmüştür. Zira Kışlalı’nın da vurguladığı gibi Lâiklik;
    “Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünme özgürlüğü, gerçek bir özgür seçim olamaz. . . Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inançların oluşturduğu “ümmet”tir. . . Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışılması bile genellikle olanaksızdır. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü din temeline dayalı bir devlette ağırlığı ve önceliği olan halk değil, dinsel seçkinlerdir. ”
    Sonuç olarak söylemek gerekirse Kemalizm ;
    Bir “Doktrin” değil, bilimsel gelişmelerin öngördüğü değişmelere açık bir “ideoloji”dir. Evrensel kaynakların yanı sıra ulusal kaynakları temel alan düşünsel bir alt yapıya sahiptir. Batılı değer yargılarının önemli bir bölümünü kabul etmekle birlikte, anti-emperyalist bir niteliği vardır. Özellikle Doğu’daki Müslüman sömürgeler için örnek bir model oluşturmakla evrensel bir nitelik kazanmıştır. Aydınlanma Devrimi ve sonrasındaki olumlu gelişmeleri tarihsel bir çözümleme ile ulusal değerlerle bağdaştırılabileceğini kanıtlamıştır. Hedef olarak ortaya koyduğu demokratik cumhuriyeti önemli ölçüde gerçekleştirmeyi başarmıştır. Bireyin siyasal hak ve özgürlüklerini tanıyan, liberal değil, toplumsal yanı ağır basan bu yanı ile sosyal devlet anlayışına daha yatkın bir ideolojidir.Kuramsal bir doktrin olmayıp, bütünü uygulamada gerçeklenmiş, sınanmış ve sonuçları önceden bilinen bir “ ideoloji ”dir.
    0 ...