kardeşimden gelen mektubu inanılmaz havalı bir şekilde yırtmamın üstünden 12 saniye geçmişti. mutfakta su içiyordum. bir yandan da gözlerimle içtiğim suyu kesiyordum. adeta ben içtikçe azalıyordu. o anda kardeşimin ayşe özerkan'ın kolunu neden yaladığını anladım. düşünün bir. hayat bir su gibi. siz onu içtikçe azalıyor ve sonunda bitiyor. içecek bir hayat kalmıyor. ölüyorsunuz. tabi ya deyip hızlıca anahtarı aldım ve dışarı çıktım. ancak yanlışlıkla hanımlar lokalindeki kek tabağı koyma dolabımın anahtarını almıştım. havalı olmak başa bela doğrusu. neyse. hemen kardeşimin yanına gitmek için bir taksi tuttum. taksici aşağı inip beni dövdü. ben de ''özür dilerim, taksinizi bu şekilde tutmak istemezdim ama çok acele bir iş bu. ne olur anlayın beni. ne olur taksici bey.'' dedim. taksici kuşkusuz iyi bir insan olmalıydı ki beni anladı. ben de taksiyi bırakıp içine bindim. ''levent'e lütfen. '' dedim. halbuki biz ankara'daydık. ''pardon, kendime hakim olamadım.'' dedim ve gideceğim yeri adama söyledim. o da ne dediğimi duymuş olacak ki gaza hunharca bastı. işte o an bir maceraya atıldığımı hissetmiştim. her şimdi başlıyordu. kol yalama ile başlayan bu hikaye acaba ne ile bitecekti?
hepsi bir sonraki bölümde.