kahve falına inanmasam da her kahveden sonra yanımda kim varsa fal bakıp bakamadığını sorarım. yine fakülteye gidip derse girmediğim bir gün, kahvaltının üstüne birer kahve içelim dedi arkadaş. içmedik. akşam saat 9u geçerek hala okulun yakınlarındaydık. bir kez daha içelim dedi. tamam dedim. kahve bittiğinde fal bakmayı bilip bilmediğini sordum. biliyormuş. hatta geldiği yerde yaşadığı bir hikayeyi anlattı. arkadaşı ile öylesine kahve içen bir kadının falına bakmış. başta bir iki şey doğru çıkınca kadın devam etmesini istemiş. anlattığına göre birçok şeyi doğru tahmin etmiş ya da bilmiş. yalan söyleyeceğine ihtimal vermiyordum. bana yalan söylemezdi. fincanın nasıl kapatıldığını sordum. şimdi aklımda olmayan hareketler söyledi. o şekilde kapatmalıymışım. ben kapattım, o kapatmadı. kendi falına bakmasının mantıksız olacağını düşünmüştüm. aklımı okumuş gibiydi. sonradan neden kapatmadığını sorduğumda artık geçtiğini söyledi. merak etmedim üstünde de durmadım. dakikalar geçerken fincanın tabanına dokunuyordum. hep sabırsız olduğumu düşünürüm bu konuda. fincanın tabanı soğurken, o zamana kadar benzerlerini çok kez yaptığımız muhabbetlerden birisi döndü. memleket meselesi, okulda yaşananlar, kız arkadaşıyla ilişkisi, capsler, umut sarıkaya esprileri ve benzerleri konuşuldu. bir de ismete güldük yine. fincanı kaldırmadan bir dilek tutmam gerekiyormuş. en çok istediğim şeyi diledim. fincanı kaldırdı. dileğin gerçekleşmeyeceğini söyledi. şaşırmadım. bardağın içine dağılmış olan telveye baktım. yine iyi kapayamadığımı düşündüm. iyi kapayabildiğimi hatırlamıyorum. dibine bıraktığım daha sulu olan kısmı ayarlayamam hiç. bakıp söyledi, bakıp anlattı. kimine ihtimal verdim kimi mantıksız geldi. bazısının doğru olduğunu söyleyip bazısında kıvrandırdım. yoktu yakınımda adında f harfi olan birisi. ya da y. en sonunda y nin kendisi de olabileceğini söyledi. ilgiyle dinliyordum anlattıklarını. birçok konuda tahmin yürüttükten sonra ruh halimin nasıl olduğunu anlatmaya çalıştı. nazımın moskovasında gibiymişim. kulağa hoş geliyordu ama bilmiyordum, ne olduğunu sordum. nazımın moskovada nasıl hissettiğini söyledi. istediği şeyin, devrimin anavatanında ama yurdunda olmayan bir insanın hissettikleri. istediği yerde gibi ama birşeyler eksik içinde. büyük birşeyler. daha iyi nasıl anlatabilirdi bilmiyorum. ya da halimi anlatacak bir his var mı daha uygun. yurtsuz gibi. yerde miyim gökte mi bilmiyorum. bildiğim tek şey garip bir dönemden geçtiğim. kahvenin telvesini tabağına dökmek gerekiyormuş en sonunda. ordan da fal bakılıyormuş. dilek tut dedi. bir kez daha tuttum. olmayacağını söyledi. üzüldüm.