küçüktüm, küçücüktüm. hafif sanayi fabrikaları ve evlerin bacalarından gökyüzüne salınan dumanların kirlettiği şehirde küçüklüğümü boş bulduğum arazilerde bakeroyu örnek alarak mahalle maçlarında geçiriyor, elime geçen parayla bakkaldan bol katkılı yiyecekler alıyordum. büyümek için sabırsızlanıyor, cebimde daha çok para olduğunda daha çok bakkal yiyeceği alacağıma derinden inanıyordum.
bir tatil günü mahallece top oynadığımız boş arsamıza gittiğimde, diğer arkadaşlarım evde ninja kaplumbağalar izlerken... birileri çıkar gelir diye oyalanmaya ve büyü yaparak bir şeyi yerinden oynatmaya olan inancımla küçük taşlara sarmışken gördüm o tosbağayı. kaplumbağaya tosbağa derdik daha çok. bu ağır atıklarla dolu şehirde hayata tutunmaya çalışan bu tosbağa da neyin nesiydi? nereden gelmişti buraya? ne yapıyordu? bu civarın son tosbağalarından mıydı, yoksa çok uzak memleketlerden göç ederken yolunu mu şaşırmıştı? şöyle bir ters çevirdim zavallı tosbağacığı... kafası içerde ters vaziyette doğrulmaya çalışıyordu. acıdım doğrulttum. biraz ilerledi, geri eski yerine koydum. bir azimle hayata tutunmak istiyordu. belli ki kaygılı. konuşabilse söver miydi bana bilmem. inceledim yakından. kafasını çıkarmasını bekledim, çıkarmadı artık. durdu taş gibi. ben sıkıldım, o sıkılmadı. sabretti. biliyordu kazanacağını. kimse gelmeyince arkadaşlardan eve gittim. bir daha görmedim o tosbağayı, ama hayata dair bazı mesajlar vermişti bile benim o küçücük beynime ve kalbime.
tosbağalarla ilgili dolaşan bir efsaneye de belli belirsiz inanırdım. annem anlatmıştı; tosbağa normalde bir insanken bir büyük günahtan dolayı sırtına bu ağır yük yüklenmiş ve bu hale çevrilmişti. hayatın ağırlığını en fazla sırtında taşıyan bu hayvan, uzun yaşıyor oluşunu hızlı yaşamıyor oluşuna ve sabrına borçlu belkide. ne kadar çok hız ve tüketim o kadar çok arabaya kilometre yaptırarak çabuk yıpranması gibi yıpratıyor olabilir bizi. duygusal bir yazı. sever misin?