Bugün de gerek gazete haberleri, gerek TV kanallarında ajans saatleri; yeni kurulan hükümetteki eski ve yeni bakanlar üstünde odaklanmış olacak.
Doğal olarak yorumlar, öngörüler, analizler de öyle...
* * *
Politikanın vitrinleri; her zaman geriye iter yönetilen toplumu ve toplumun içindeki ailelerle insancıkların, çeşitli karelerin içine sıkışmış olan fotoğraflarını...
Gazetecilik, ister istemez güncelin ve yönetici kadroların "lafazanlık" gösterileri peşindedir.
"Yazı"yı bir sanat kanaviçesine dönüştürme çabasındaki kalem uğraşları ise, çok değişik perspektiflerden iNSAN'a mıknatıslanmışlardır.
* * *
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ak sakallı babası Ahmet Hamdi Gül ile gözlüklü, güleç yüzlü, başı bağlı annesi Adeviye Gül'ün gerek TV ekranlarında, gerek gazetelerin ilk sayfalarında fotoğraflarını gördüğümde...
Tuhaf ışıklar yandı hem beynimin, hem gönlümün içinde.
* * *
Çocukluğumun istanbul dükalığı ile Cumhuriyet Ankara'sının hiç mi hiç umursamaması yüzünden; sanki gizli bir iç sömürgeymiş izlenimini yaratan sessiz sedasız taşra dünyasından bir aile de, nihayet oğullarının cumhurbaşkanı olması sayesinde, kendilerinin de var olduğunu kanıtlayıvermişlerdi.
* * *
Şimdiye dek başta cumhurbaşkanları, üst düzey makam sahiplerinin çocukluklarını da kucaklayan aile fotoğraflarıyla pek karşılaştığımız olmamıştı.
10 cumhurbaşkanından hangisinin, çocukluk dönemlerini de kapsayan bir aile fotoğrafı yansımıştı ki kamuoyuna?
Buna başbakanlar da dahildi, genelkurmay başkanları da...
* * *
Sanki bir yığın "muhterem zevat", gökyüzünden zembille inmişti bulunduğu makama.
Ayrıca yönetilen sessizliğe itilmiş yığınların durumlarını şiirlerle, yazılarla, öykülerle, romanlarla, resimlerle, müziklerle su yüzüne çıkarmaya kalkmak da, "sınıfı sınıfa düşman etme" gerekçesine dayalı, ağır bir suçtu.
Ve bendeniz, ilk kez bir Cumhurbaşkanı'nın, ak sakallı babasıyla, gözlüklü, güleç yüzlü, başı bağlı annesini görüyordum ekranlarda ve gazetelerde.
Beynimin ve gönlümün içinde tuhaf ışıkların yanması doğaldı.
Hiç değilse en sonunda görebilmiştim böyle bir fotoğrafı.
* * *
Vaktiyle yönetilen ezilmiş yığınların, ekonomik tablolarda ortaya akrep kuyruğu gibi çıkan çaresizliğini dillendirmek, "Allahsız bir komünist" olmaktı.
* * *
Şimdiyse ne olmuşsa olmuş, aynı yığınlar; siyasal bir egemenliğe doğru uzandıklarında, "laiklik düşmanı" olmakla suçlanmaya başlamıştı.
* * *
Laiklik de bir garip laiklikti.
Ne Yahudi, ne Gregoryan, ne de Ortodoks bir vatandaş; Hazine'den geçinmeli bir bürokrat olabiliyordu.
Üstelik bir ırkçılık koşullanmasıyla, eski Osmanlı azınlıklarının küçümsenip horlanması da çok yaygındı...
işte birkaç örnek:
Tatar Tatar, iki gider bir kıç atar.
Arnavuti zoti...
Korkak Yahudi...
Kuyruklu Kürt...
Ermeni tohumu...
Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü...
* * *
Şükrü Saracoğlu'nun başbakanlığı döneminde, azınlıkların üstüne çeki taşı gibi bindirilen "varlık vergisi" ile, vergiyi ödeyemeyenlerin Aşkale'de taş kırmaya gönderilmesi; pek mi bağdaşıyordu Cumhuriyet'in "laiklik" ilkesiyle?
Ne çare ki, bu tür uygulamalarla; mikrofonlardan fışkıran "çağdaş bir hukuk devleti" olma övünmelerini karşılaştırmaya kalkmak da, "vatana ihanet" sayılmaktaydı.
* * *
"Yargısız idam" anlamına gelen "yerinde infaz" ne demekti?
"Düşman" tanımlanmasıyla, "suçlu vatandaş" tanımlaması arasındaki hukuksal fark neydi?
* * *
Bu tür konuları kurcaladığınızda, başınıza gelenleri en yakınlarınız bile yadırgamıyor:
- O da çok ileri gitti, diyorlardı.
* * *
Zaman zaman hâlâ daha özlediğim Turhan Güneş:
- Bizde, derdi; bir "ileri gelenler" vardır, onlar itibarlı kişilerdir; bir de "ileri gidenler", onlar da cezalandırılacak kişiler...
* * *
Bu arada, ezilmiş yığınların yan bilincinde tomurcuklanmış olan şu deyimlere de bir bakın:
Etliye sütlüye karışma...
Suya sabuna dokunma...
Hem nalına, hem mıhına...
Ne şiş yansın, ne kebap...
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık...
Ne yerde gez basıl, ne gökte gez asıl...
Düşenin dostu olmaz, hele bir yol düş de gör...
* * *
Bütün bu şeffaflıktan uzak, bir garip oligarşik yapılanmayla, varıla varıla nereye varıldı?
Birleşmiş Milletler insani Kalkınma Endeksi'ne göre; Danimarka ile Finlandiya'nın 96 basamak altına düşmeye...
1 ton buğday için 1000 ton su harcamaya...
Nüfusu istanbul'unki kadar olan Hollanda'nın, tarım kesiminde çalışan 600 bin kişisiyle; tarım kesiminde 6 milyon kişinin çalıştığı Türkiye'yi, tarım ihracatında 7 kat geçmesine...
* * *
Politika üstüne yorumlar, öngörüler, uyarılar; hepsi tamam da...
Bütçenin, bakanlıklar arasındaki dengesiz mi dengesiz olan dağılımı, neden gündemlere hiç gelmiyor ki acaba?
Çok ileri gitmemek için mi?
* * *
Şeffaflık ve evrensel kavramları, evrensel tanımlamaları içinde değerlendirmek; bir türlü "gelişmiş"lik düzeyine terfi edemeyen Türkiye'yi, çok daha çabuk bindirir "çağdaşlık" asansörüne ve "kışla" parfümlü siyasetle, "cami" parfümlü siyaset arasındaki kutuplaşmalar da eriyiverir.
* * *
Nedense bendenizin hoşuna gider, kimsenin kulak asmayacağı konulara kepçe uzatmak...
Neyse, nihayet ak sakallı bir baba ile gözlüklü, güleç yüzlü, başı bağlı bir annenin de; çocukları cumhurbaşkanı olunca, duydukları mutluluğa tanık olabildim sonunda...
Eh bu kadarı da yeter bendenize...