gerçek hikayede ankara'da bir grup öğrencinin evini basan birkaç psikopat evdeki öğrencilere kız erkek ayırmadan saatlerce tecavüz ve işkence ediyor. serdar akar da bundan yola çıkarak sebepsiz şiddet, suç, ceza vs gibi kavramları sorgulamaya kalkışıyor. mekanı bara çeviriyor. filmi izlemeden önce serdar akar'dan nasıl bir toplumsal eleştiri çıkacağını; suçu nereye cezayı nereye koyacağını düşünmüştüm. açıkçası çok fazla bir şey beklemiyordum ama yeni sinemacılar adına güvenerek belki de, belki de konu gerçek olduğu için ve artan şiddetselliğe toplumsal dokundurmalar yapılabilmeye çok müsait olduğu için, yani serdar akar'dan referans alarak değil de içeriğe güvenerek, biraz daha iyi bir film bekliyordum. Çok değil, biraz daha. en azından vereceği mesaj konusunda daha umutluydum.
bir kere çekimler, ses vs. son derece kötü. film yamulmuyorsam 12 günde (yamulsam bile 13tür en fazla) çekilmiş olduğundan özensizliğin had safhada olduğunu düşünüyorum. hele hele filmin ilk yarısı bir sinema öğrencisinin elinden çıkmışcasına amatörce. bütünüyle gereksiz diyaloglardan ve sahnelerden oluşuyor. "bu nedir yahu?" diye düşünürken, ikinci yarıya geliniyor ve aman tanrım! serdar akar eşeğin gözüne su kaçırıyor. Şiddet ve tecavüz sahneleri olabildiğine zorlama ve olabildiğine iğrenç. bire bir olması adına tam tabiriyle saçmalanmış. seyircinin gözüne gözüne sokulmuş her şey. e yeter, diyorsunuz ister istemez. ben serdar akar'ın içindeki psikopatı düşündüm o anlarda. lars von trier filmlerini izlerken de aynı hissiyata kapılıyorum mesela. o da şunu yapıyor aslında: filmin başından sonuna kadar nefret edilmesi gereken karaktere yüksek mide bulandırıcılıkta şeyler yüklüyor ki gerçekten nefret edelim ve filmin sonunda o karakterin başına kötü bir şey gelirse içimize su serpilsin. nedenleri sorgulamadan nefret edelim. dogville'de olduğu gibi. dogville'i izlerken de sanki bütün amerikalı ve küçük kasabalılardan nefret edilmesi gerek hissi uyandırmıyor mu film? ve film bittiğinde mafya babası kızımızın babası bütün kasabalıları taradığında içimize bir su serpilmiyor muydu mesela? orda da bir mafya babasını öldüren ellerinden öpülesi bulmuyor muyduk? serdar akar da barda'da aynısını yapmış. o psikopat adamların işkence ve tecavüz sahnelerini öyle bir çekmiş ki, filmin sonuna doğru herkes ölmelerini yahut tecavüze uğramalarını arzuluyor. ve evet, gerçek hayatta o öğrencilere bunları yapanın hakikaten tecavüze uğramasını falan istiyorum ben de düşününce. insan bu denli nasıl psikopatlaşır hiç bilemiyorum çünkü. ama tabii ki ortada başka bir şey var. bu insanlar hasta, bu insanlar çok ciddi boyutlarda hasta ve bu hastalıkları oluşturan toplumsal sebepler var. mesela 11 yaşındaki bir çocuğa bir sene boyunca tecavüz eden bir adam her türlü işkenceyi hak etmiştir. ama peki ya 12 - 13 yaşındaki kızları seks malzemesi yapan televizyonlar, medya vs neyi hak etmektedir? sadece hangi türk neyi bulmuşu öğreten, insan gibi yaşamayı öğretmeyen eğitim kurumları neyi hak etmektedir? pornodan ve uyuşturucudan para kazanmaya zorlayan bu yol'suzluk, bu yok'sulluk, bunun böyle olmasını isteyen bu ekonomik düzen neyi hak etmektedir?
serdar akar barda'da şu mesajı veriyor psikopat tecavüzcülerimizin ağzından: "biz fakirdik, güzel kadınlarımız yoktu, varoştaydık, özendik, öfkelendik ve sahip olmak için zor kullandık. onlar bize hep tepeden baktılar." Çok daha geniş bir çerçeveye yayılan sebepleri fakirlik-zenginlik olarak çözüveriyor akar. psikopatlardan biri pilavcı oluyor, biri köfteci falan... kurbanları da neredeyse kusursuz yapıyor. savcının psikopatları içerde gizliden "cezalandırma" teklifine "hayır" diyorlar. peki onlar bu düzende yaşamıyorlar mı? o kurbanlar bu kadar şiddetle ve 'şiddete meyyal' yetişmişken, yani sırf üniversiteliler diye, en yakın arkadaşlarını öldüren kalanına da çok acayip işkenceler yapıp tecavüz edenlerin acı çekmesini istemiyorlar mı? bu kadar olgunlaştı mı bu üniversiteliler? Üstelik daha da korkuncu şu ki, filmin sonunda savcı kendi adaletini uyguluyor, "bunlardan her gün sokaklarda dolaşıyor, sevdiklerimiz güven içinde dolaşamıyorlar" diyerek ve psikopatlardan tiksinerek, içerde bekleyenlere infaz kararını iletiyor. psikopatların hepsi güzelce içerde cezalandırılıp öldürülüyorlar. dahası; en sapık iki sapık cezaevine girdiğinde, onları öldürecek olanlar karşımıza türk sinemasının son dönem yönetmenleri olarak çıkıyorlar. serdar akar, Çağan irmak, zeki demirkubuz, cemal Şan ve selim demirdelen en sapık olanları öldüren mahkumlar olarak rol almışlar ki bu da son dönem türk sinemasının verdiği mesaj oluyor; savcının kendi adaletini uygulamasına hay hay diyor bu beş yönetmen. hiç iyi etmiyorlar...
bu konudan çok iyi bir film çıkabilirdi, şiddet sahneleri bu kadar abartılı bir biçimde hoyratça çekilmeseydi, teknik meselelere biraz özen gösterilseydi, bardaki olayların öncesinin kurgusu azcık daha sağlam olabilseydi ve de en önemlisi serdar akar filmde varoşlar = psikopatlar mesajını bağıra çağıra vermeseydi. fakirliği birkaç sapıkla sembolize etmiş bu filmde serdar akar. ve bize öyle bir gösteriyor ki bunu "fakirler" ve "savcının öldüren adaleti" arasında ikinci şıkkı seçiyoruz tereddüt bile etmeden. tıpkı dogville'deki "kasabalılar" ve "mafya babasının öldüren elleri" seçimimiz gibi.
mesela bir forumda bu filmi çekenin ne kadar iyi bir şey yaptığını, varoşların böyle olduğunu, artık her yerin bu psikopatlarla dolu olduğunu, bunlar yüzünden hayatımızın zehir olduğunu söyleyen nefret dolu satırlar okudum. ama en çok aklımda kalan şu cümle: "... sonra da bu kürtleri sevmemizi bekliyorlar bizden!" bir film herhangi bir insana bu cümleyi kurdurmamalı, bu kadar yanlış olmamalı. her yanımızdan ırkçılık ve sınıf ayrımının aktığı günlerde, sanat buna alet olmamalı. asla!
yazık olmuş ve çok ayıp olmuş kısacası.
(ha bir de "tgg" geyiği var ki filmde, son derece başarısız, son derece saçma. Üstünde durmak bile istemiyorum.)