6 seneden beri bıkmadan usanmadan dinlediğim tanrının bir lütfu grup. twilight is my robe adlı parçasıyla tanıştım kendileriyle gerek ritim gerekse sololarıyla kendine hayran bırakan isveçin meşhur progressive metal grubudur. ilk kurulduğu yıllarda johan defarfalla diye hayvani bass çalan değerli üyeleri egoistliği yüzünden grupla yollarını ayırmıştır. mikael grubun eli ayağı gözüdür tabi martin mendezi de unutmamak lazım fender jazz bass ı öyle konuşturan sayılı insanlardandır. her ruh haline göre müzik yapabilen kapasiteye sahip , şaheser diyebileceğimiz pek çok eser vermiş olan bu grup şu an dinlediğim parçayla bir kez daha beni kendine hayran bırakmıştır. grubun ilk çıktığı zamanlarda çıkardıkları sert albümler zamanla yerini soft müziğe bırakmıştır son çıkardıkları heritage albümünde bu durum oldukça göze çarpmaktadır. opeth tutkudur, aşktır, hayatın derinlerinden gelen nacizane amaçlar uğruna kendini kaptırmaktır, candır. dinleyen birinın kesinlikle bir daha dinlemek isteyeceği gruptur. gel gelelim sevdiğim parçalarına. en başta epilogue tabi ; günlük dinlerim sankinleşirim aklıma mazideki anılarım, hatalarım, sevinçlerim, opeth dinleyen eski sevgilim gelir. black rose immortal adlı uzun ama hiç sıkmayan, brutal pompası şaherleri vardır ki pek çok grup bunun yanına yaklaşamaz. bleak clean ve brutal arasında nasıl seri geçiş yapılır açıkça gösterir ve hoş parçadır. blackwater park tam headbang parçası fena çoşturur. the drapery falls akustik gitar nasıl öttürülür dersi verir. özetle: opeth ayricaliktir.