söyleyecek fazla bir şey yok. elimde otobüs bileti ankaraya gidiyorum. 21.00 da kalkıyor otobüs, sigara yanmayı bekliyor. şeklini inceliyorum: kısa ve daha ince diğer sigaralara nazaran. monte carlo slender. izleme esnasında RocknRolla dan dialoglar anımsıyorum. johnny quid... ötesi duman. cebimden çıkardığım zippo ile yakıyorum sigarayı. derin bir nefes... hayatı çekiyorum içime, geçmişi, geleceği... tutuyorum nefesimi. duman bütün bedenime sahip olana kadar. bir nefes daha. yavaşça bırakıyorum burun deliklerimden dışarı dumanı. hafif rüzgar var dumanla dans niteliğinde esen. saate bakıyorum yelkovan ve akrebin bitmek bilmez işçiliği, delilik. harekete 10 dakika var. güzel bir kadın geçiyor önümden. aldırmıyorum. 2.sini yakıyorum sigaranın, biri bitmeden. 15 saatlik bir yolculuk. gözümde büyüyor saatler. dakikalar ay, saatler yıl oluveriyor sanki. küçükken yürüdüğümüz dar patikalarda, omuz omuza yürüdüğümüz arkadaşlarla olduğu gibi zevkli olmayacak, zaten artık hiçbir şey tat vermez oldu. fazlasıyla mutlu, meşgul, yalnız, deli, akıllı, hasta, sağlıklı, seksi ve iticiyiz artık. her şey çok fazla. sigaranın yanışına odaklanmış vaziyette durmuşken, keskin bir parfüm kokusu düşüncelerimden sıyrılmaya, göz hapsinde tuttuğum sigaranın özgürlüğüne kavuşmasına yardımcı oluyor. sağımdan müthiş kalçalara sahip bir kadın muavine doğru ilerlemekte. bu kez aldırmamazlık etmiyorum, bakmaktan alamıyorum kendimi. sonra daha yukarı, bel... siyah bir pantolon, siyah bluz, görebildiğim kadarıyla siyah ojeli tırnaklar. melankolik diyorum kendi kendime. herhangi bir kültürel şablona indirgemek için hafızamı zorlamama gerek yok. bende siyahtan vazgeçemiyordum. gittiğim herhangi bir şehirde eğer yanıma giyecek alamamışsam birkaç adet alıyordum birden. siyah. yanımda oturmasını ümid ediyorum. kendimi yok etmeme 22 saatim varken, belki bütün düşüncelerimin dağılmasına sebep olacak kadını tanımak istiyorum. çok kadın tanıdım ama yeterince değil. hepsinin acıları vardı, yeterince acıdan sonra birde ümitleri. yeterince küfürden sonra öpmeleri vardır onların. gözyaşları... mümkün olsa tüm kadınların tüm göz yaşları ile dünyanın bütün acılarını sulamak isterdim. muavinin sesi kulağımın ırzına geçiyor aniden, beynimi sikiyor. '' aşşağıda yolcu kalmasıın'' . aşşağıdakiler yukarıya, diye bağırıyorum. hepimiz yukarıya çıkmaya, hareketimizin dikey yönlü olmasına çalışıyoruz. ben batmayı tercih ediyorum. bir avuç denizin en derin yerine. belirli bir mesafeden sonra ışık yoktur artık. nefes almaya çalışmanın hiçbir anlamı kalmaz yeterince karanlığa battıktan sonra. çamura... muavin kapıda bekliyor. ilk adımı atmadan '' yukarıdan geliyorum, şimdi batmak için bu ilk adım''diyorum. '' efendim ağabey, anlamadım'' diyor. umursamıyorum. siyah ruj. her şey siyah benim için, olabildiğince karanlık. pearl jam' ın black şarkısından birkaç söz. siyaha göz kırptım. karanlığına almak istemediğinden olsa gerek umursamadı. yanına oturdum, umursamadı. konuşmadım, sadece karanlığı kokluyordum, siyahı. böyle kokuyordu demek. batışımı gerçekleştireceğim, ölümümün nedeni olacak şey böyle kokuyordu demek. kısa süre sonra kitap çıkardı. kinyas ve kayra... ölümün mistik yollarından geçtiğini, hayatın bütün acılarını çektiğini zanneden biri daha. edebi kirliliğe bulaştığının farkında olmayan biri, kundakta boka bulanmış, kendi dışkısında boğulmuş bir bebek gibi. veya domuz. '' ne kinyas olabileceksin ne kayra. belki kayranın kemeri ile sadist eylemler gerçekleştirdiği kadın kurbanlardan biri, fazlası değil.''
'' pardon anlamadım '' dedi. '' bende '' dedim. tekrar yolcu olduk. o karanlık olduğunun bilincinde olmayan bir katil, ben onun cellatlığı sayesinde ölmek isteyen bir kurban. katilin celladını seçmesi...
kaç saattir yoldayız? 3. gece yarısı olmuş. ikimizinde kafası önünde. o kitap okuyor, ben okumuyorum. baktığım yerde göremedikleriniz var. ansiklopedi veya sözlük sadece, kayra gibi... yeterli bilgiye sahip olduktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. tolstoy okumama gerek yok veya diğerlerini. bukowskiye homaj niteliğinde bir selam çakıyorum, tenzih ederek. karanlığın midesi bulanmakta, farkındayım. burnunu kapatıp sadece ağzıyla nefes soluk almaya çalışıyor, faydasız. poşet istiyorum muavinden. sızmış. içinden binlerce küfür savurduğuna eminim. bana, bağırsaklarıma, mideme, ağzıma. '' poşet '' diyorum. getiriyor, bir orkestra şefi gibi küfürler eşliğinde. yukarıların sahibi o. bu otobüsün küçük tanrısı, her şey onun kontrolünde, şöförün sıçtığından bile o sorumlu, yazık. alıp uzatıyorum poşeti. alır almaz istifra ediyor. hayatı kusuyor. spermleri, ideolojileri, kitapları, kinyası ve kayrayı, karanlığı kusuyor, acıyı, umudu... farkındayım. kusmuklar poşetten dışarı taşıyor. önce otobüsün zemini tamamen kusmuk içinde kalıyor. hayret! panikleyen kimse de yok. sadece şoför ve muavin birde ben. uyuyor diğerleri. birileri hep uyuyor. karanlık hala kusuyor. boğazımıza kadar kusmuğa batıyoruz. şoför hala seyir halinde, otobüsü kontrol etmeye çalışırken. sonra şarampol. uyanıyor birden tüm yolcular. onlarda kusmaya başlıyor. taklalar atıyoruz kimse hayatının derdinde değil. ölüyoruz farkında değiller, tek yapabildikleri midelerinin bulandıklarını bağırıp, kusmak. dürtülüyorum siyah tarafından. açıkken bir daha açıyorum gözlerimi, halüsinasyon. beynimin oynadığı oyunlardan biri daha. kadından bir '' teşekkür ederim'' çıkıyor galiba. duyamadığım için dudaklarını okumaya çalışıyorum, çenesinin köşesinde biraz tükürük kalmış, dudaklarında birkaç parça. kendimi alamadan ağzına yumuluyorum. öpüşüyoruz. içindeki bütün pislikleri yeşil bir yol eşliğinde içime almak gibi. soluksuz kalana dek. karanlığın cehhennemini alıyorum ondan, kendi içime yerleştirerek. iğreniyor. sağ elimle saçından tutup bastırıyorum, dişlerimiz çarpışıyor, askerler gibi. iyi veya kötü yok diyorum, kazanan ve kaybeden var. kalkıyorum oturduğum koltuktan, karanlığın ırzına geçerek. beynimde give up the ghost: don't hurt me, Don't hurt me, dont hurt me.