gökyüzü her zamanki gibi mavi, dağlar her zamanki gibi heybetliydi. kuzeyden, balkanlardan gelen ateizm rüzgarı buram buram türkiye'yi kokutuyordu. bu anadolu coğrafyası neler görmüştü; lidyalıları, fenikelileri, malazgirti, yavuz selim'i, kanuni sultan süleymanı, diojeni... ne çok insan amaçları uğruna bu medeniyet beşiğinde can vermişlerdi. kimi masa başında nutuk atıyordu kimisi er meydanında kanıyla suluyordu. kültür motfileri, folklarik özellikleri... neydi ki bu kabus. hava yavaş yavaş kararıyordu. birye olarak değil belkide kılıcı olan bir millet bu kadar inkarcı ve önyargılı bir sistem ile yönetilemezdi. ve ruhlar toplanmaya başladılar. yusuf akçura'nın, ismail gaspıralı'nın, oğuz kağan'nın, ziya gökalp'in, sultan abdülhamit'in, fatih sultan mehmet'in, çanakkale şehitlerinin ve atatürk'ün... ruhlkar vücut bulmalıydı artık... rahat rahat yaşıyan bu millte ne olmuştu. dünya savaşından çıkan bu millet neden kendini ateşlere atıyordu. belki hatalarından ders çıkaramamıştı ama türk'ün geleneklerinden uzaklaştıran her sistem bu milletin felaketi olduğunu bilmiyormuydu bu insalar. her ruhtan biraz kattı.... rızasını kollayıp gözetsinler dedi. ve tanrı ülkücüyü yarattı. yarattıki sokaklarda peygamberine küfreden bu inançsızların mezalimi dursun artık ve yarattıki bu millet bu coğrafyayı ne idüğü belirsizlere bırakmasın, ve yarattıki her suçu her günahı benim bu yarattığımdan bilsinler.. ama benim onlara verdiklerimide yerine getirsinler. kimse azraili suçlamazdı, herkes ölüm sebebini konuşur ve yorumlardı ama kimse azraile kızmazdı kızamazdı... bırak ey mukaddes dava senle uğraşsınlar, uğraşsınlarki sen kudret bul bu davada ve gücünü peygamberlerimden al, alki senin davan kutsal ocağın nurlu olsun.