ben ki, kendimi öyle fazla paylaşımcı biri olarak görmezdim. çünkü, paylaşımcılığımı sergileyebileceğim bir mecra olmadı pek. evde tek başıma hayali arkadaşlarla oynarken neyi ne kadar paylaşabilirdim? hep alttan alırlardı beni. otobüste koridor tarafına oturduğum tek bir an olmazdı misal ve ben ağladığımda susturmak için etrafımda koşturan insanlar hep vardı, hep. aksi mümkün olamazdı. prensestim ben.
sonra kız kardeş doğdu. arada koskoca 7 yıl. bambaşka bir şey. velet. bembeyaz, pamuktan. cadı ama, feci yoluyor, tırmalıyor. bi de astımı var mı sana! çekilecek çile değil.
sonra "abla" demeye başladı. biraz daha büyüdü, "abla manyak mısın git başımdan" demeye başladı. garip. bazı zamanlar ağzıma sıçıyor, ciddi ciddi. kavga edersek şayet, yüzde yüz haklı da olsam astımından dolayı tıkandığı için olay boka sarıyor, kıyamıyorum.
ben cam kenarına geçiyorum diyor, itiraz edebilme lüksüm yok. kardeş o. abla bitteri sen ye, sütlü olanı ben yiyeyim diyor, tamam diyorum. saatlerce geometri çalışıyoruz, oflamaya hakkım yok, hanımefendinin sınavı var. bu liste böyle sürüyor. nasıl bir kabullenmek, nasıl bir gönüllü çaresizlik.
hayatta her şeyden çok sevilen minik kedi, beyaz peynir, sibirya kurdu.