türkiyedeki pek çok şey gibi sadece ve sadece duygulara hitap eden ama bunun yanında aklı ve mantığı es geçen mektup. bunu yazan arkadaşa tavsiyem; yazdıklarını bir okusun. çünkü o zaman fark edecek ki yazdığı şey "saat 9u 5 geçe, atam dolmabahçede" şiirinden daha fazla akla ve mantığa hitap etmiyor. şimdi bunu gerekçeleriyle izah etmeye çalışalım:
öncelikle mevcut durumdaki kürt hareketine bir tepki olarak lazlar bir bütün olarak dile getirilmiş bu mektupta. yani mektubu yazan kardeşimiz, zannediyorum bütün lazların ciğerini bilen bir laz peygamberi olarak görmüş kendisini. çünkü mektup daha en baştan böyle ciddi bir hatayla temellerinden sarsılıyor. nedir o hata? bütün kürtlerin ve lazların organik bir bütün olduğu yanılgısıdır o büyük hata. bu bir yanılgıdır çünkü bütün kürtler burada bahsedildiği gibi değildir, aynı şekilde lazlar da. lazların arasında da anadilde eğitim isteyenler vardır, kürt olup türk milliyetçiliği yapanlar da. bunlar öyle hiçe sayılacak kadar azınlıkta da değiller ayrıca, sadece sesleri yeterince gür çıkmıyor olabilir. ama tüm bunlardan daha önemli bir şey var: her birey kendi hayatını yaşar. kendi çıkarları, hevesleri, hedefleri ve kendi sorumlulukları vardır. bu yüzden kürtler, lazlar, çerkesler dediğiniz zaman kaskatı bir gerçek olarak ortada duran bireyi yok edip onun yerine tamamiyle kendi hayal dünyanızda yarattığınız "toplum"u ya da "millet"i koyarsınız ortaya. bu yüzden söz konusu mektup, daha ilk satırlarından itibaren s.çmıştır.
ikincisi mektubun devamında bu derin ve anlamsız milletine göre kategorizasyon sistemi daha da tarihselleştirilmiş ve bunun neticesinde daha da komik bir hal almıştır. örneklerle gidelim:
"sen beton dökerken ben duvarcılık yapıyordum." "sen park simsarlığı yaparken ben gazinoları haraca bağlıyordum." senli benli konuşmalar sizi aldatmasın. bir birey, başka bir bireye sesleniyormuş gibi duruyor ama yazının tamamına baktığınızda durum çok farklı. bu, ete kemiğe bürünmüş "laz milletinin" "kürt milletine" seslenişi. yani bütün lazlar, kürtler; hep beraber beton döküyor, duvar yapıyor, haraç kesiyor bilmem ne. yani hiç bir şanslı kürt ya da laz çıkıp da kendi çıkarları doğrultusunda hak yiyerek, ihaleye aracılar sokarak, zengin olmuyor, fabrikatör olmuyor. veya oluyorsa da hangi millettense o milletin bir parçası olarak yapıyor bunu. peki gerçekte öyle mi? bak gülesim geldi şimdi. bu ülkede nice insan var ki, onların milleti, vatanı yok. gariban insanlar gelmesin aklınıza. tam tersi çünkü. bu insanlar zengin iş adamları, girişimciler, tefeciler bilmem neciler. bunların kürtlüğü, limuzinlerinde ahmet kaya türküleri dinlemekten daha öteye gitmiyor; çerkeslikleri, senede trilyonlar kazanan şirketlerine at figürü koymaktan daha fazlası değil. dünyanın hangi ülkesine gitseler paşalar gibi karşılanıyorlar, 5 yıldızlı otellerde konaklıyorlar, şehrin en güzel yerlerindeki en güzel restoranlarda yemek yiyorlar. s.kmişim toplumunu da milletini de. adamlar yaşıyor ulan.
daha da bitmiyor üstelik. "kültürel haklar gerekçesi ile hiç cana kıymadım ben" haa, yani cehaletten ve daha da kötüsü çaresizlikten evladının dağa gitmesine göz yummuş anneler hiç yok, kardeşleri dağa çıkıp terörist olduğu halde kendisi askere giden; sonra da bunu yaptığı için ödüllendirilmesi gerekirken terörün en yoğun olduğu şehirlere askerlik yapması için s.ktir edilen, orada da sırf kürt olduğu için "terörist" damgası yiyen bir tane bile insan yok yani. o kadar da mükemmel, o kadar da mutlu mesut bir ülkeyiz. bildiğin neverland!
"yetmedi kore'de öldüm," harbiden aga, sen korede neden öldün? kore senin anavatanın olduğu için mi? komutanın "bugün Chongchon nehrini savunmazsanız, yarın fıratı, dicleyi, kızılırmağı da savunamazsınız" dediği için mi? vallaa kusura bakma da kardeş, seni fena keklemişler. sen o savaşta Türkiye natoya girebilsin de, daha istikrarlı bir devlet yapısına kavuşsun, daha liberal bir ekonomiye geçiş yapabilsin ve böylelikle bazı insanlar servetine servet katsın, bu istikrarlı ortamda daha büyük şirketler kursun, daha istikrarlı bir iktisadi düzenimiz olsun diye öldün. yani ortada çok ciddi bir kandırılmışlık var.
- niye gidiyorum ki koreye?
- çünkü ülkemizin çıkarlarına, bizim düzenimize (yani amerikan uşaklığı) kast eden harici düşmanlarımız var.
- e peki, neden ben gidiyorum da zengin ailelerin çocukları gitmiyor?
- çünkü sen seçilmiş kişisin, sen aslansın, kaplansın. bu bir şanssızlık değil bilakis senin için ülkene olan borcunu ödeme şansıdır. (yani kesinlikle sen gariban olduğun için; senin hayatın, bu değil bu hiç değil diye bağıran alinin çocuğundan daha değersiz olduğu için değil. bu ülkeye olan borcunu bu ülkeden en çok ekmek kazananların değil de bu ülkede en çok ezilen insanların ödemesi bir talihsizlik değil kesinlikle ve evet biz de bunu yedik. dedemin babası koreye gidip de dönemeyenlerden, ölüp ölmediği de belli değil.)
son olarak mektup inceden inceye bir çözüm üretiyor kürtlere. siz de bizim gibi(artık o biz kimse) sesinizi çıkarmayın, siz de bizim gibi oturun evinizde kuzu kuzu, anadilde eğitimmiş, onurmuş, gururmuş, hakmış, hukukmuş böylesine saçma sapan bahanelere sığınmayın diyor. tabi yanlış anlaşılmasın, burada kürt hareketini desteklediğim falan yok. onlar bu saçmalığın diğer yüzü. ama buradaki mesele daha da derin. çünkü bu noktaya kadar kendi duygularını izah eden vatandaş, bu noktada sanki kendisi bir çözüm bulmuş gibi bu iğrenç sisteme, karşısındakileri de kendisi gibi olmaya davet ediyor.
aslanım, atı alan üsküdarı geçti. bazıları kürt coğrafyasına dikeceği gökdelenlerin, 5 yıldızlı otellerin projelerini şimdiden çizmeye başladı. sen hala o gökdelenlerin müstakbel kapıcılarından hesap sorma derdindesin. ulan sorsan ne olacak? o da senin gibi garibanın teki işte. o da tıpkı senin gibi kandırılmış, gasp edilmiş, öldürülmüş. al işte sana benzerlik. birileri sana kendi çıkarları için "devlet bizim babamızdır, ona asi gelemeyiz" demeyi öğretmiş. aynı şekilde başka birileri de yine kendi çıkarları doğrultusunda bu garibanlara "dövlet bize bahmiyir" demeyi öğretmiş. hiç biriniz durup da düşünmüyorsunuz ki; ulan biz vuruyoruz, vuruluyoruz; ölüyoruz, öldürülüyoruz ama ne için? kim için? ben ölünce kimin cebine üç kuruş daha fazla para giriyor? anamın mı? babamın mı? yoksa inşaat kumunu denizden çektik diyen Ali'nin mi? eğer öyleyse bu vatan dediğiniz, millet dediğiniz sırf ben kendimi enayi gibi hissetmeyeyim, gerektiğinde kurbanlık koyun gibi seve seve canımı feda edebileyim diye uydurulmuş bir kavram olmasın?
not: bu kadar uzun bir yazıyı şu sözlükte kim okur bilmiyorum. okuyanların da yazdıklarımdan ciddi şekilde rahatsız olacağından eminim. ama bu yazıyı yakın bir geçmişe kadar türklüğe toz kondurmayan bir türk milliyetçisi olup da "gerçek" türk milliyetçilerinin, türk milliyetçiliğini yönetenlerin ne olduğunu, nasıl insanlar olduğunu, nasıl çıkar ilişkilerinin olduğunu mecburen öğrenmiş olan, sizin gibi kanmış, kandırılmış ama en nihayetinde de kandırıldığını anlamış olan bir kardeşiniz olarak yazdığımı aklınızın bir köşesine not düşün ne olur. belki bu entriyi kısa bir süre sonra silerim, bilemiyorum. ama şunu bilin ki şu yazdıklarım şimdiye kadar yazdığım her şeyden daha değerli ve kıymetlidir benim için.