dün sabah kahvaltı ederken televizyon açıktı. beni böyle sev'in 1. bölümünün tekrarı başlıyordu. zaten daha evvel fragmanlarına denk geldiğimde bir ara nasıl bir dizi olduğuna bakmak istemiştim. tevafuk işte...
önce, çimen gözlünün bavulu patlayan kızı fotoğrafladığı sahneyle tavladı bu dizi beni. çünkü o sahne kafamda yaşadıklarıma selam çaktı, tebessüm ettirdi. anlatayım... süleymaniye camii'ni fotoğraflıyorum. mevsimlerden yaz. kışın soğukları en teşhircisinin bile iyice örtünmesine sebebiyet verir. ama yazları öyle değildir. yazın çevrenizdeki kızların edeplerini ölçebilirsiniz. elbette bu lafım, hayatları boyunca ölçüsüz davranıp ahirette karşılaşacakları ölçüyle* sarsılacakları gerçeğininin farkında olmayanlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.
her neyse, ben fotoğraf çekerken caminin avlusunda edepli kıyafetiyle zarif bir hatun durmaktaydı. çok farklı bir güzelliği vardı. yabancı mı türk mü karar veremememiştim. arada göz göze geliyorduk. adım gibi emindim ki yine bir mucize olmayacak ve aklımı karıştıran diğer hatunlar gibi bu da birazdan kendi yoluna gidecekti. bari bir fotoğrafını çekeyim dedim ben de. ölümsüzleştirdiğim güzelliğe daha sonra çekinmeden bakabilirdim böylece. habersiz bir anını kolladım, olmadı. yapım gereği göz göre göre tanımadığım bir kızın fotoğrafını da çekemezdim. o an, keşke yanıma geniş açılı objektifi alsaydım diye geçirdim içimden. camiyi çekiyorum ayağına kadrajın soluna onu kondurabilirdim o zaman. geniş açıyı bilenler bilir, fotoğraf makinesiyle yalnızca caminin kapısını çekiyormuşsunuz gibi görünürsünüz ama aslında caminin tamamını çekiyorsunuzdur. hatta yoldan geçerken sizi görüp meraklanan ve önce kapıya, ardından da size bakmakta olan yanınıza sokulmuş dayı bile kadrajdadır o an. çoğu geniş açılı fotoğraflarda vardır o dayılardan...
mevzu yine dağıldı. demek istediğim, yalnızca bir senaryoma veya bir hikayeme ekleyeceğim notla sınırlı kalacak, fiile dökemediğim çapkınlıklarımdan biri daha dallanıp budaklanıyordu kafamda. mesela şöyle bir tanışma faslı düşünmüştüm: geniş açıyla çaktırmadan hoşlanılan kız fotoğraflanır. fakat bunun üzerine kız, uyanık geçinen erkeğin yanına gelir ve, "fotoğrafıma bakabilir miyim?" der. erkek kendi kendine, "oha. nereden anladı lan?" gibi sualler sorarken o sırada sivri zekalı kızımız geniş açılı objektifin ne olduğunu bildiğinden girer ve böylece muhabbet doğar. sayıları yok denecek kadar az olan edepli ve sivri zekalı* bir hatun ve yine sayıları yok denecek kadar az olan gönlünü yalnızca evleneceği kıza ayırmış bir erkeğin tesadüf edip tanışmasıdır bu hadise. işte ben kafamda bir bir bunları canlandırırken o sırada camiden çıkan başka bir hatun hoşlandığımın yanına geliyor ve birlikte çekip gidiyorlar. içimden cılız bir ses, "takip et" diyor. ama biliyorum ki ben takip etmeyi dahi başaramayacak kadar beceriksizim veya cesaretsiz. dinlemiyorum o sesi. bir yandan kim bilir bakışmamız müddetince o neler düşünmüştü diye meraklanıyor, diğer yandan da fotoğraf çekmeye devam ediyorum rahatsız edici bir boşvermişlikle...
eminim ki "uygun bir adam" arayışında olan bir kızla, "uygun bir kız" arayışında olan bir adamın karşılaştığı anlarda ikisinin de kafalarında inanılmaz mevzular, iç monologlar dönüyor. hele hele vaktini tefekküre ayıramayan 21. yüzyıl insanının kafasını en çok çalıştırdığı noktalardandır "nasıl tanışabilirim?" veya "nasıl elde edebilirim?" vs. bütün bunları bu dizinin, gerçekte kafalarda dönen o iç sesleri de işlemesi üzerine anlatıyorum. aslında böylesi şeylerden bahsetmek hiç huyum değildir. mesela şairler "sizin yaşadıklarınızı ben de yaşıyorum" demek için, okuyanı ferahlatmak için fedakarlık yapıp kendi mahremlerini yansıtırlar şiirlerine. romanlarda da olur bu, sinemada da. ama onlarda eser sahibi kendini gizleyebilir. şiirse şairdir. doğrusu ben bu yüzden şairliğe sıcak bakmıyorum. birilerinin duygularını şiir yoluyla açık etmesi güzel ama ben edemem. bütün bunlara rağmen şu an bir fedakarlık yapıp böylesi uzunca bir yazı yazıyorsam içimden gelmiştir, diziyi gerçekten benimsemişimdir.
gelelim beni tavlayan ikinci sahneye. erdem akakçe şahane bir adamı canlandırmış bu dizide. bavulu omuzlayan babacan adamın olduğu sahneden bahsediyorum. hayatımda karşılaşmak istediğim kız tiplemesinden sonra, karşılaşmak istediğim "insan" modeli de çıktı karşıma bu dizide.
beni tavlayan üçüncü sahneyse karşılaşmak istemediğim, hatta köşe bucak kaçtığım tipleri barındırıyor. ayşem sınıfa girer girmez vesvese veren şeytan misali bir sağından bir solundan onu çekiştirip ağızlarından sular akarcasına hocalarının karizmasından söz eden, günümüzde de sayıları oldukça fazla olan asalak kızlardan bahsediyorum.* ayşem'in o masum iç sesiyse tam yerine rast geliyor ve kendisi karizma hocası için, "bizim orada kasıntı derler böyle tiplere." deyip geçiyor.
kahvaltımı sonlandırıp "izlerim ben bu diziyi" diyerek evden ayrılmıştım. nitekim az evvel de 1. ve 2. bölümünü arka arkaya izledim. biraz da yazılanları okudum ve diziyi ağız birliği edip "klişelerle dolu" diyerek eleştirenlerin varlığını gördüm. kardeşim gidin vampirin, kurda dönüşen adamların olduğu şahane(!) aşk filmlerini ve benzerlerini izleyin siz. arabeskten uzak, entele yakın olun. farklılıktan ölün. ama şunu iyi bilin ki, televizyonlarımızda onca samimiyetsizliğin, intikamın, zinanın yansıtıldığı birbirinin aynı rezil dizilerin arasından bir dizi çıkıp da, "insan hayatında bir kere sevdalanır onda da evlenir." sözüne itaat eden bir genci 2. bölümde evlenme teklif ettiriyorsa o dizi klişe değil, bilakis marjinal bir dizidir. hatta ayşem ve ömer bankta sabahladıklarında sabah ezanı okununca ömer kalkıp sabah namazına gitseydi marjinalliğin dibine vurulurdu. varlıklı bir ailenin çocuğu, yediği önünde yemediği ardında, üstüne üstlük eli yüzü düzgün ama öyle bir babaya rağmen oynaşmakla arası yok, ağır başlı ve hatta namaz kılan bir genç... vallahi türk televizyon tarihine geçerdi bu karakter!
çok hızlı gelen evlenme teklifi de var eleştiriler arasında. bilmiyorum şimdiye kadar yayımlanan 3. ve 4. bölümlerde veya daha sonrasında hikaye nasıl sürecek ama o evlilik teklifi de bana kalırsa, "bir an evvel hazırlıklara başlayalım" türünden bir teklif değildi. onun yerine sevgiliye, "ilişkimde gayet ciddiyim, vakti geldiğinde evleneceğiz, hayatımda senden başkası olmayacak" şeklinde verilmiş bir güvendi. ömer karakteri çok fevri bir arkadaşımız. hissettiklerini kızla baş başa olunca belli etmeye çalıştı ama kız izin vermeyince de ona başka seçenek bırakmayacak, onu köşeye sıkıştıracak şekilde böylesi bir teklifte bulundu. ne var ulan bunu anlamayacak? ayrıca 2. bölümde edilen evlenme teklifini bırak da sen değil, senarist dert etsin. elbet bir bildikleri vardır adamların. sadece 3 bölümün senaryosu yazılıp çıkılmıyor bu yola.
televizyon açıkken denk gelip iğrenerek izlediğim dizi magazin programının anlatımına yer yer yaklaştığım bu yazıyı, aslında hâlâ dizi olarak yalnızca leyla ile mecnun'u ve behzat ç'yi takip eden bilinçli bir izleyici olarak yazıyorum. öte yandan, yine trt yapımı yol ayrımı ve şubat gibi kaliteli diziler de mevcut. onları da takip etmek istiyorum ama mümkün olduğunca dizilerden uzağım artık. izlemenin sonu yok çünkü. insanı uyuşturur, üretmeye manidir sürekli izlemek. nitekim dizi bağımlısı, dizi izlemekten aptal olmuş bir millete sahibiz artık. ama ben bu diziye çok değerli olan vaktimden birazını vereceğim. çünkü bana empati yaptırdı, hayal kurdurttu, kısacası kafamda bir şeylerin canlanmasına sebep oldu. ilerde bozarsa da takip etmeyi bırakacağım elbet. ama şu 2 bölümü bile bana yetti zaten.
velhasılıkelam, diziyi sevdim. senaryonun işlenişi izleyeni hiç sıkmıyor. sürekli aynı kelimeleri tekrarlayan veya uzun uzun dalan oyunculuklarla dakika kazanılan dizilerden değil bu. oyuncular samimi, doğal. duygular çok iyi veriliyor. baba-kız muhabbetleri de epeyce göz dolduracak gibi duruyor. yorumlamam bu kadar.