tüm felsefe akımlarına Schopenhauer ve Kierkegaard'ın Hegel'i eleştirirken vurguladıkları ''Primum vivere deinde philosophari (önce yaşa sonra felsefe yap)'' ilkesi çerçevesinde karşı çıkan yazardır. Atatürk de bu yazarın kitabından düşünsel anlamda oldukça etkilenmiştir. Vülger materyalistlerin ''ne kadar fosfor o kadar düşünce,'' ''beyin karaciğerin safra ürettiği gibi düşünce üretir,'' ''insan ne yiyorsa odur'' benzeri vecizeleriyle ortaya konulan bu basitleştirici bilimciliğin savunucusuydu.
ünlü Madde ve Kuvvet kitabında insan ve diğer yaşam biçimleri arasındaki farklılık niteliksel değil niceliksel idi. Madde ile kuvveti ayırmak imkansızdı. Her şey maddeden ibaretti. Dolayısıyla tek ölümsüz olan da dinlerin ileri sürdüğü gibi Tanrı değil maddeydi. Büchner'in söylediği gibi bunlar ilk defa dile getirilen tezler değillerdi. Benzer görüşler başta Antik Yunan ve Hint filozofları olmak üzere eski çağlardan beri pek çok düşünür tarafından ortaya konulmuştu. Ama ilk kez bu açıklıkla söylenebilmelerinin temel nedeni deneysel bilime dayanmaları idi. Büchner ve arkadaşlarına göre bu materyalizm modern bilimin zaferini ortaya koyuyordu. Bu aynı zamanda insanlığın din ile olan binlerce yıllık ilişkisinin de sonunu getirecek, onu özgürleştirecekti.
Tüm mekanikliğine karşılık bu materyalizmin on dokuzuncu asrın en etkili popüler düşünce hareketlerinden birisi olduğu şüphesizdir. Madde ve Kuvvet, çağı sarsan Türlerin Kökeni çalışmasından önce yayınlanmakla birlikte vülger materyalistler, Darwin'in tezlerini kendi kuramlarını ispatlayan analizler olarak yorumlayarak onları bilimcilikleriyle eklemleştirmişlerdi.
Madde ve Kuvvet'in uyandırdığı ilginin kapsamını ve neden çağın kutsal kitabı haline geldiğini ancak onu dönem bağlamında ele alarak anlayabiliriz. bu metin, bilimin dinleştiği ve felsefeleştiği bir çağın ilmihali olma iddiasındaydı. Diğer bir ifadeyle bilim, dinsiz yeni toplumun dini, felsefesiz bir yaşamın da felsefesi olurken, Madde ve Kuvvet bunun nasıl gerçekleşeceğini anlatan el kitabı vazifesini görecekti.