ocak sonu şubat başıydı günlerden soğuk ve ayaz bir kış günü; lise son sınıftaydım ve o soğuğa inat sırılsıklam aşıktım.
o gün diğer günlerden farklı gelmişti bana kendisi biraz daha durgun biraz daha sessiz, sormadım da sebebini. her zamanki gibi yanımda oturmuş başını omzuma yaslamış mırıl mırıl konuşuyor ben de saçlarıyla oynuyor okşuyordum. saçlarını parmaklarımın arasından geçirirken farkettim parmaklarımda kalan saç tellerini. öyle de güzel saçları vardı ki; kumral.
kemoterapiye ve radyoterapiye başlayalı olmuştu biraz. ilk öğrendiğimde koymamıştı bana saçları ellerimde kaldığında koyduğu kadar. o mırıl mırıl birşeyler anlatıyordu ama ben duymuyordum, göğsümde bir daralma kulaklarımda yankı yankı bir uğultu boğazıma oturan koca bir yumruk gözlerimden akmamaya direnen ateş gibi yanan bir çift damla yaş. kabullenemiyordum. neden? neden sen? neden ben değil de sen? o an o telaş o korku o endişe, dönüp suratımı mı o halde görmesin yoksa ellerimdeki saç tellerini mi görmesin? hangisini görmesi daha kötü olur diye hızlıca muhakeme ederken parmaklarıma kor alev gibi yapışan telleri o görmesin diye yere sepelerken yaptığım hareketten anlamasın diye acele de edemiyordum, kafasını kaldırıp yüzüme bakmasından da korkuyordum; geçmedi o beş dakika. kabir azabına eş o beş dakika.
o an farketmiştim saçlarının dökülmeye başladığını. dökülmeyeceğine inanıyordum ama öyle olmadı. günler günleri kovaladı. damarlarının kabul etmediği serumu elektrotlar yardımıyla zerk eder olmuşlardı artık. iyice bitkin iyice zayıf düştü. ben de kazıttım saçlarımı (disiplin cezalarıma bir de bunu eklemiştim o zamanlar, bilmiyordum saç kazıtmanın yasak olduğunu okulda). o gün bugündür hiç uzatmadım saçlarımı, hep kısa hep 1-2 numara.
evet o soğuk kış günü benim doğum günümdü. en güzel doğum günüm. son doğum günümdü.