"Kümelenme yanlızca ulusal olmamalıdır", Uluslararası işçi Birliği´nin cevabıydı; "bu tüm suni sınır ve sınır çizgilerinin ötesine geçmelidir". Ve kısa zamanda bu muazzam düşünce halkın kalbinde yer edindi ve çabucak zihinlere kazındı. Her türden gericilerin birleşik çabalarıyla hep kovalanmış olsa da, o zamandan beri bununla beraber hala yaşıyor, ve ayaklanan halkın sesi onun gelişimi önündeki engelleri erittiği zaman, daha önce olduğundan çok daha güçlü bir şekilde yeniden canlanacak.
Ancak bu engin birliğin bileşiminde bulunması gereken parçaların ne olduğu hala keşfedilmeyi beklemektedir.
Bu soruya iki cevap verilmiştir; her biri farklı düşünce akımlarının ifadesidir. Birisi halk devleti demektedir; ötekisi ise anarşi demektedir.
Alman sosyalistleri, devletin tüm birikmiş refahı sahiplenmesi ve bunu işçi birliklerine devretmesi gerektiğini savunuyorlar; dahası, [devlet] üretim ve değişimi örgütlemeli, ve toplumun yaşamını ve faaliyetlerini umumiyetle gözetlemelidir.
Onlara karşısında, devrimci deneyim bakımından güçlü olan Latin kökenli sosyalistler, böyle bir devletin varolabilmesinin bir mucize olacağı; ama olsa bile, bunun tiranlıkların en kötüsü olacağı cevabını veriyorlar. Onlar bu çok güçlü ve hayırsever devlet idealinin basitçe geçmişten kopya edilmiş olduğunu söylerler; ve onu yeni bir ideal ile karşılarlar: anarşi, yani devletin tamamen ortadan kaldırılması, üretici ve tüketici halk gruplarının özgür federasyonları sayesinde basitten karmaşığa doğru olan bir toplumsal örgütlenme.
Kısa zaman zarfında anarşinin halk devletiyle amaçlanandan çok daha iyi bir örgütlenme ortaya koyduğu, daha liberal bir akla sahip devlet sosyalistleri tarafından bile kabul edildi. Ancak onlar, anarşist idealin şimdiden kendimizi meşgul edemeyeceğimiz kadar uzakta olduğunu söylüyorlar.
Aynı zamanda, başlangıç noktasını açık bir şekilde göstermek ve görüşlerini somutlaştırmak üzere, halkın arasında gerçekte mevcut olan eğilimlerce nasıl desteklendiği belirtmek üzere; anarşist kuramın bir tür kısa, açık ifade tarzına, basit ve pratik olan bir formüle ihtiyacı vardır. Sınırları ve oldukça birbirinden bağımsız devletleri ne olursa olsun, işçi sendikalarının ve tüketici gruplarının federasyonu [terimi] oldukça belirsiz gözükmektedir; ve dahası, bunun sonsuz çeşitlilikteki insan gereksinimlerini tam anlamıyla karşılamayacağını görmek de kolaydır. Daha açık, daha kolay kavranabilecek, güncel yaşamın gerçeklikleri üzerinde daha sağlam temelleri olan bir formül isteniyor.
Eğer sorun sadece bir kuramın en iyi şekilde nasıl ayrıntılarıyla hazırlanacağı olsaydı, söylemeliyiz ki; kuramlar, kuramlar olarak o kadar da önemli değilllerdir. Ancak yeni düşünce açık, kesin bir ifade biçimi bulmadığı sürece, varoldukları biçimleriyle doğal bir şekilde gelişmedikleri sürece; [bu yeni düşünce] insanların zihinlerinde yer edinemez, onları belirleyici bir mücadeleye girmek üzere esinlendiremez. insanlar, --lafın gelişi, başlama noktasına ulaştıklarında [kullandıkları] bir atlama tahtası gibi-- onlara hizmet edecek bazı olumlu ve açıkça belirlenmiş bir düşünce olmadan, kendilerini bilinmez bir şeyin içine atmazlar.
Bu başlama noktası konusunda, [insanlar] bizzat yaşamın kendisi tarafından oraya getirilmeliler.
Paris tam beş ay boyunca Alman kuşatmacıları tarafından izole edilmişti; bu beş ay boyunca, [Paris] kendi yaşamsal kaynaklarına dayanmak zorundaydı ve sahip olduğu engin ekonomik, entelektüel ve ahlaki gücü öğrendi. Kendi sahip olduğu inisiyatif gücünün pırıltısını yakalamış ve bunun ne anlama geldiğini kavramıştı. [Paris], aynı zamanda iktidarı ele geçiren geveze takımının ne Fransa´nın savunmasını ne de içsel gelişmesini nasıl örgütleyeceğine dair hiçbir fikri olmadığını da görüyordu. Kudretli şehrin aklının her türden ifadesiyle, merkezi hükümetin amaçlarının çatışma içinde olduğunu görmüştü. En nihayet, büyük felaketlere karşı korumak veya hızlı bir devrimin yolunu düzleştirmek için, herhangi bir hükümetin iktidarsız olması gerektiğinin farkına vardı. Kuşatma sırasında, aylakları terbiyesiz bir lüks içinde eğleşirken, savunmacıları ve işçileri en dehşetli yoksunlukların acısını çekiyordu; ve merkezi hükümet sayesinde bu skandalları sona erdirmek için yapılan bütün girişimlerin başarısız kaldığını gördü. Halkın her özgür bir hareket alanı isteği, hükümetin prangalarını ağırlaştırmasıyla sonuçlandı. Tabiatıyla bu, Paris´in kendisini, kendi duvarları içerisinde yurttaşlarının arzularını yerine getirebilecek bağımsız bir komün yapma düşüncesini doğurdu.
1871 Komünü bir ilk teşebbüsten başka bir şey değildir. Büyük bir savaşın ardından el ele verip halkı ezmeye hazır iki ordunun arasında [sıkışmış bir halde] başlayan [komün], hiç tereddüt etmeden ekonomik devrim yolunda ilerlemeye cesaret etti. O, ne cesaretle kendisini sosyalist olduğunu söyledi, ne de sermayeye el koyulması ve emeğin örgütlenmesi doğrultusunda ilerledi. O hatta şehrin genel kaynak stoğunu bile almadı.
O, ne de devlet geleneğinden ve temsili hükümet geleneğinden koptu. Komünlerin bağımsız ve özgür federasyonunu ilan etmeksizin kutladığı, basitten karmaşığa doğru olan örgütlenmeyi, Komün içinde etkin kılmak için dahi çabalamadı.
Yine de şurası açık ki, Paris Komünü birkaç ay daha yaşayabilmiş olsaydı eğer, olayların dayatmasıyla kaçınılmaz olarak bu iki devrime doğru yönelecekti. Sınırlı bir monarşiden cumhuriyete geçmek için, Fransız orta sınıfının birlikte dört yıl (1789´dan 1793´e kadar) harcamak zorunda kaldıklarını unutmayalım. Öyleyse, Paris halkının anarşist bir komünle çapulcuların hükümeti arasındaki boşluğu bir zıplayışta geçmemesine şaşmamız gerekmez mi? Ancak yine aklımız da bulunduralım ki, hiç değilse Fransa ve ispanya´nın komünal olacağı bir sonraki devrim, Versailles askerlerinin katliamı sonucunda yarım kaldığı yerden Paris Komünü´nün eserini sürdürecektir.
Komün yenildi, ve halk boynundaki gevşek yönetici boyunduruğunu salladığı zaman, orta sınıfın hissettiği korkunun intikamını nasıl aldığını biz hepimiz gayet iyi biliyoruz. Bu, modern toplumumuzda aslında iki sınıfın olduğunu kanıtlamaktadır; bir tarafta, çalışan ve ürettiğinin yarısından fazlasını mülk tekellerine veren ve yine de efendilerinin ona karşı yaptıklarını hafifçe geçiştiren bir insan; öte tarafta ise, bir aylak, bir çapulcu, kölesinden nefret eden, bir oyunmuşçasına onu öldürmeye hazır, mülkiyeti tehdit edilir edilmez en yabanıl içgüdüleriyle harekete geçen birisi.
Versailles hükümeti, Paris halkını içeri hapsedip onların tüm çıkış yollarını da kapadıktan sonra, askerlerini onlar üstüne salıverdi; "kurtlar ve yavruları" işini yaptıklarını bana açıkça söyleyen, alkol ve kışla hayatıyla vahşileşmiş askerler. Halka şöyle denildi:
"Ne yaparsanız yapın, yok edileceksiniz! Ellerinizde silahlarla ele geçerseniz, ölüm! Onları kullanırsanız, ölüm! Affedilmeyi dilerseniz, ölüm! Ne tarafa dönerseniz dönün, sağa, sola, ileri, geri; ölüm! Sizler sadece yasadışı değilsiniz, sizler insanlık dışısınız. Ne yaşınız, ne de cinsiyetiniz sizi ve sizleri kurtarabilir. Öleceksiniz, ama önce eşinizin, kız kardeşinizin, annenizin, oğul ve kızlarınızın ve hatta kundaktaki bebelerinizin can çekişmesini göreceksiniz! Gözlerinizin önünde yaralanmış birisi ambulanstan çıkarılacak ve süngülerle delik deşik edilecek veya tüfek dipçiğiyle yere yıkılacak. Kırık bacağı ya da kanayan koluyla yerlerde sürüklenecek; acı çeken, inleyen bir süprüntü yığını gibi bir hendeğin içine fırlatılacak. Ölüm! Ölüm! Ölüm!" (02)
Ve bu çılgın ayini, bu ceset yığınlarını, bu toptan imhayı; adice intikamlar, dokuz uçlu kırbaçlarla kamçılamalar, gemi ambarlarının demirleri, gardiyanların tokatları ve aşağılamaları; yarı bir kıtlık, gaddarlığın tam saf bir hali takip etti. Halk bu iğrenç hareketleri unutabilir mi?
Yıkılmış ama fethedilememiş Komün, günümüzde yeniden doğuyor. O artık, güzel bir mucizenin umuduna sarılarak uyuyan yenilenlerin düşü değildir. Hayır!, bugünün "komünü" ayaklarımızın altında gümbürdeyen devrimin görünen ve belirli amacı haline geliyor. Bu düşünce kitlelerin içine yerleşiyor, onlara birleştirici bir soluk katıyor. Komün içinde toplumsal devrimi yeşertme; orta-sınıfın alçak sömürü sistemini son erdirme; halkı devletin saltanatından kurtarma; insan ırkının evrimindeki yeni bir özgürlük, eşitlik ve dayanışma çağını kutlama görevinde, bugünkü kuşağa güveniyoruz.
II. KOMÜN NASIL GERÇEK AMACINI FARKEDEMEDi VE YiNE DE BU AMACI DÜNYANIN ÖNÜNE KOYDU
Paris halkının imparatorluğun düşüşüyle kendini iktidara yerleştiren hain hükümeti yıktığı günden bugüne on yıl geçti; uygar dünyanın ezilen kitleleri, nasıl hala karşı konulamaz bir şekilde 1871 hareketine çekiliyorlar? Paris Komünü´nün temsil ettiği düşünce, her topraktan, her milletten işçiler için niye bu kadar çekicidir?
Cevabı basit. 1871 devrimi herşeyden önce bir halk devrimiydi. Halkın kendisi tarafından yapılmıştır, kitlelerin ortasında kendiliğinden doğmuştur; ve kendilerini onun savunucuları, kahramanları, onun şehitleri olarak bulan büyük bir halk kitlesi içinde olmuştur. Bu, orta sınıfın asla affedemeyeceği kadar ´aşağı´ olması nedeniyledir yanlızca. Ve aynı zamanda onun hareketli ruhu toplumsal bir devrim düşüncesiydi; kesinlikle belirsiz, belki de bilinçsizce; ama yüzyılların mücadelelerinin ardından elde etmek için çabalamaya değer, tüm insanlar için gerçek özgürlük ve gerçek eşitlik. En aşağı halk katmanlarının haklarını elde etmek için yürüdüğü bir devrim.