son evlenilen kadın açısından ve üzerine kuma getirilen kadın açısından ayrı ayrı bakıldığında, hisedilen şeyler farklı görünse bile birleştikleri nokta genellikle ortaktır.
ikinci bir eş alma hakkını kendisinde gören erkek ile yapılmış evliliğin nasıl olduğunu çok uzun tartışmaya gerek yok, zaten bir kalıp var önümüzde. kadın yıllarca o adama karılık yapmış, müşterek çocuklarını dünyaya getirmiş, genellikle kocasının fikir ve doğruları doğrultusunda yaşamış, itaat etmiş ve adamın karısı olma sıfatını birey olma hakkının önüne koymuştur.
sonra bir gün, her ne sebeple olursa olsun, adam bir kez daha evlenmiştir. kadının yaşadığı evde, bir kapının ardında yeni gelinle karıkoca olmuş ve aynı evde yaşamaya devam etmişlerdir.
kadınlar sabah aynı kahvaltı masasında buluşmuş ve istemsizce de olsa birbrlerini görmüşlerdir. o iki kadın ondan sonra aynı çatı altında yaşayacaklardır. hayatları ve kocaları müşterektir. başkaca bir müştereği olmayan iki insanın aynı evde ve insanın doğasına bu kadar aykırı bir konumda yaşatılmasını zorunlu kılan bir durumdan bahsedilirken, helal kelimesi nasıl kullanılır anlamam.
tahayyül dahi edemiyorum gece yatma vakti geldiğinde kimin nasıl yatacağının belirlenmesini, çünkü bu bir güç savaşı gibi olmuştur iki kadın arasında. erkeğe birden fazla eşin helal olduğu, ancak bu kişiler arasında ayrım yapılmaması dengeli ve adil davranılması gerektiği buyurulduğuna göre adam gecelerini kadınları arasında denk biçimde bölüştürecektir. adalet burada mıdır. peki o kadınlardaki değersizlik hissini, o kadınların kadın kimliklerinde yaşayacakları çözülmeyi, o kadınların dayatılmış bu zorunlulukla ömürlerini tüketmesindeki bedeli, bunları kim ödeyecek karşılayacak ki adaletten bahsediyoruz.