güzel kadın

entry285 galeri
    121.
  1. eylüle girmemize az kaldı. birden aklıma mehmet rauf un eylül romanı geliyor. yapraklar sararmıştı ama hala dallarında duruyor. ilk azgın rüzgarla birlikte tecavüze uğrayıp yaşamlarını daha fazla sürdüremeyeceklerdi; sonra da hepsi birer ikişer intihara meyil edeceklerdi. hayat işte; nerde neyin çıkacağı belli değil.

    bugün bir değişiklik yapıp dışarıya attım kendimi. geçen ay aldığım ve bugüne kadar iki üç defa giyme hazzına erişebildiğim new balance ayakkabılarımı giyip sokağın ortasına çıktım. bir iki dakika ya bekledim ya beklemedim. bekleyişimin nedeni hangi yöne doğru gidecektim belli değildi. kafamda insanların en fazla geçtiği, en fazla kafenin bulunduğu yerleri tahmin etmeye çalışıyordum. ve ettim. hepsi de sağımdaki yolun üzerindeydi. kararımı verip gövdemi sol tarafa doğru yavaşça çevirdim. ağır adımlarla yürümeye başladım. why does my heart feel so bad diye mırıldanmaya başladım farkında olmadan. fark ettiğimde ise fark etmiyormuş gibi mırıldanmaya devam ettim.

    caddede yürürken birden içime bir soğukluk girdi. pantolonumun paçasından içeri sonra da baksırımın altından taşşağımı bulup tüylerimi diken diken etti. tırnakları uzun, oldukça soğuk bir ele sahip kadının avuçlaması gibi bir şeydi sanki... ilerde bir kafe gördüm. kıraathane çakması gibiydi. kıraathane dedim de aklıma kıraatın arapçada okumak anlamına geldiği hanenin de yer anlamına geldiği düştü. işte kıraathane, okunulan yer; okuma yeri gibi bir şey kabaca. günümüzde ise kerhane ve alkole dayanıklılığının konuşulduğu kahvehaneler olması gerçeği, düşüncelerimin taşşağını soğuk bir elin avuçlaması gibi saldırıda bulundu ve beynim bu durumdan oldukça rahatsız oluyor.

    kafenin önüne vardım. diğer kafelerin kapılarına nazaran eski bir han görünümü vardı hani şu tarkanın girip kurduyla beraber geyik butu yediği hanların kapısından. dış görüntü itibariyle duvarları sarı boyalıydı, kapı tokmağının hizasından ise daha çok geleneksel motiflerle süslenmiş ince bir şerit duvarları çevreliyordu. kapıyı açtım. hafif bir gıcırtı çıktı kapının menteşelerinden. çevreme baktım bana bakacaklarını düşünerek, kimse bakmadı. bir köşeye geçmeyi düşündüm ama kafenin yer itibariyle ve içindeki müşteriler bakımından; sevgililerin gizli saklı buluştuğu bir mekan olduğunu düşündüm. onun için köşedeki masaları herhangi bir çifte bırakıp kendimi ortada duran masanın tekine attım. bir orta kahve söyledim. aklımdan geçen tek şey sandalyemi bir an önce ısıtıp, kahvemle de içimi ısıtmaktı ve tabi sonra üstümde bulunan ince ceketi çıkaracaktım. kahvem geldi ve garsona teşekkür ettim. ilk yudumumu aldım ve fincanı dudaklarıma kahve dökülmeyecek şekilde tutup, soğuk havadan dolayı üşümüş olan ciğerlerimi kahvenin o bilindik güzel buharıyla bayram ettirdim. sonra fincanı masaya indirip içine bakarak kahvenin üstündeki köpükleri bir şeylere benzetmeye çalıştım. ardından kahvemden ikinci yudumumu alırken köşede iki arkadaşının ortasına oturmuş güzel bir kadın dikkatimi çekti. gözlüklerimi gözlerime iyice yapıştırdım onu daha iyi görebilmek için.

    yüzünün iki yanından göğüslerinin üzerine dökülen saçlarını lüle yapmıştı. küçük bir çenesi vardı. ten rengi ise sanırım beyazdı. masaları karanlıkta olduğu için ten renginde emin değilim. onun haricinde yüzüne fazla dikkat etmedim. ben kahvemi ağzıma götürüp onu fark ettiğimde o da kahve fincanını dudaklarına değdirdi. büyük kahve fincanının sapından sol eliyle tutmasından solak olduğunu anladım. sağ eliyle de diğer tarafından tutuyordu. belli ki elleri üşüyordu. çok bakımlı elleri vardı. ojesizlikten kaynaklanan temiz, güzel ve düzgün tırnakları vardı. kahvesini masasına bıraktığında elleri hala fincandaydı. gözümü ellerinden alamıyordum. yüzüne daha doğrusu gözlerine bakmaya çalıştım ama bakamadım. o sırada dudaklarının arasından görünen bembeyaz dişleriyle yetinmek zorunda kaldım. basit bir gülüşün bir dudakta bu kadar güzel durduğuna inanmak istemiyordum. bir harikaydı gülüşü.

    sonra bir hareketlenme oldu orada. arkadaşları toplanmaya başlıyordu. o kız da toplanmaya başlamıştı. bana baktı. çok heyecanlandım o an. sonra arkamdaki garsona baktığını fark etmem garsonun oraya doğru gitmesini görmemle birlikte uzun sürmedi. ücreti masaya koyup çıktılar sonra.

    içimden oturduğu sandalyeye oturmak geldi. en azından sıcaklığını bedenimde hissetmek. hem belki kokusu bile duruyordur. sonra aklıma fincanı geldi. o fincanı ne olursa olsun almalıydım. garson elindeki tepsiye masadaki fincanları diziyordu. o saçları lüleli güzel gülüşlü kızın fincanının tepsideki yerini hafızamda tutup garsona doğru yürüdüm. sonra garsona bana bu fincanı satmasını istedim. ilk başta isteksiz olsa da 50 liraya satın aldım. patronuna da kırıldı dersin diye ekledim sonra. fincanı bir poşete koyup eve çabucak geldim. poşetten çıkarıp elime aldım ve ruj lekesini farkt ettim. sonra dedim ki:

    belki başka bir gün... belki başka bir gün güzel kadın.

    sonra genişçe bir kavanoz bulup içine koydum ficanı.

    kahve içilen fincanın sahibiyse fincana bile aşık olmama sebep olabilen tek insandır, güzel kadın.
    0 ...