işte yine karşımıza dikildi. Bağımsız Elazığ Milletvekili olarak kalmayacağı belliydi. Bu milletin başbakanı, hatta cumhurbaşkanı, hatta Führer'i olmadan bir yerlere gitmeyeceğini biliyordu, bilenler. Nitekim, vaktini kolladı. Çiller'in can çekişmesini izledi ve adaylığını koydu. "Ben devletten çalmadım, kredi almadım, teşvik almadım, banka soymadım, Hazine arazisini yağma etmedim. Ben, devlet nizamına isyan eden bir eşkıya grubuna karşı mücadele ettim. Güvenlik güçlerinin sorumlu bir amiri olarak, hukuk düzeni içinde, kanuni yetkilerimi kullanarak bunların bertaraf edilmesinde görev aldım. Bununla da iftihar ediyorum. Geçen süreç, benim bu konudaki haklılığımı ortaya koymuştur" diyor.
Ağar'ın maddi menfaat konusunda iddia ettiği tenezzülsüzlük, ne MiT raporunda ne de iHD dosyasında onaylanıyor. Mafyayla çıkar ilişkisi olduğu yönünde dökümler içeriyor her iki çalışma da. Kaldı ki, 'bir arkadaşının' kendisi ve ailesine tahsis ettiği mülkte ikamet ediyor. Anlaşılan yine 'bir başka arkadaşının' finanse ettiği büyük bir düğünle oğlunu evlendiriyor. Gerektiğinde onun bunun, sözgelimi Erol Evcil'in uçağını kullanıyor. Sıkıştırılınca, 'ANAP'lılar da kullanmadı mı', diye soruyor. Yani çok şükür sıkıntı içinde yaşayan bir Türk büyüğü değil. Eşkıyayla 'hukuk düzeni içinde' savaştığı iddiası da Susurluk'ta patlak veren çete, işlenen cinayetler, uyuşturucu ayağı ve envai çeşit karanlık ilişkiyle lekeli. Ama ne kadar iftihar etse azdır. Gerçekten de ısrarlı dokunulmazlığı, Susurluk batağı kurutulmadan üstüne inşa edilen siyasi hayatımız, onu haklı çıkardı. Mehmet Ağar, memleketimizin en dokunulmaz, en güçlü şahsiyeti. Sistemin kara kutusu.
Bir enstantane
Mehmet Ağar'ın fotoğraf albümünü karıştırıyorum. Iğdır'da devletin düzenlediği 'Nevruz' törenlerinde çekilmiş olan fotoğraf, yakın tarihimize anahtar belge olacak nitelikte. Mehmet Ağar, boynuna doladığı atkısı ve pardösüsüyle önde oturmuş. Yanında, gururlu yöre milletvekili oturuyor. Ağar, milletvekilinin ağabeyinin yanında 'resme çıkmak' için seçtiği açıya yüz vermemiş, onunla aynı tarafa bakmıyor. Bu da ona kibirli bir ifade, tekinsiz bir haşmet kazandırmış. Bu karanlık haşmeti destekleyen bir unsur da gözündeki aynalı güneş gözlüğü. O güneş gözlüğünü iyi tanıyoruz. Aynasına yansımış olan görüntüleri tüylerimiz ürpermeden düşünebilmek hayli güç. Ağar'la milletvekili astının arkasında, biri geride kalmış dört tane sırım gibi özel tim görevlisi koruma, tetikte bekliyor. O şen şatır milletvekilini ve Ağar'ı resimden oyup yerlerine bir Latin Amerika diktatörü ve sağ kolunun görüntülerini oturtabilirsiniz. Ellerinde, tetiklerini kavrayıp havada tuttukları silahları, kafalarında bereleri, boyunlarında fularlarıyla dikilen özel timcilerden ikisinin gözlük ve bıyıkları liderlerininkiyle aynı. Resme bakınca üç aynı surattan bir eşkenar üçgen oluşuyor. Aynalı gözlük ve bıyıkla temellendirilen afi, Ağar'ın dilinden düşürmediği 'riziko almak' eyleminin simgesi adeta. Gözü kara adamlar, aynalı suratlar. Güçlü Susurluk hükümetinin başbakanı, ordusunu teftiş ettikten sonra bir an olsun yanından ayrılmayan özel tim görevlilerini tek tek alınlarından öpmüş. Tarih, 22 Mart 1997. O alınlar o öpücüğün ateşiyle yanıyor hâlâ.
Sanatçı komiser
Önümdeki ikinci fotoğraf, Ağar'ın daha mutlu günlerinden. Henüz 'Türkiye'nin gururu' turnelerine çıkmıyor. içişleri Bakanlığı'ndan istifa ettikten bir süre sonra ilk olarak kalabalık önüne çıkmış. Fotoğrafta, önünde içki sofrası, ellerini masaya koymuş, kravatını yine biraz fazla sıkmış olduğu için boyunsuz, ama çoğu fotoğrafındaki boğazı sıkılıyormuş ifadesi yok yüzünde. Her iki yanında birer bıyıklı yiğit. Tombul iç Anadolu güzeli Safiye Soyman'ın uzattığı mikrofon ağzında, şarkı söylüyor. O gece kendisini tatlı tatlı sıkıştıran gazetecilere de "Benim düşündüğüm Türkiye'yi siz hayal bile edemezsiniz" demiş. Ağar'ın düşündüğü Türkiye'yi çok iyi hayal edebiliyoruz artık. Aynı gün, kumarhaneci Ömer Lütfü Topal'ı öldürmekle suçlanan özel harekât mensubu üç polisin istanbul'dan Ankara'ya alınmasının istanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu tarafından istendiğini ve bu istek üzerine kendisinin gerekli talimatı verdiğini söylemiş.
Yani 'şok savunma!'
Kızının cenazesine katılan Bülent Ersoy, başsağlığı dilerken Ağar'ın önce kendisini tanıyamayışını magazin programcılarına şöyle açıklamıştı:
"Acılı günü. Tabii sanatçı olduğu için çok hassas bir adam. Yani o da sanatçı sayılır." Ersoy, haklıydı.
Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde Hospro şirketi tarafından hibe edilen, Türkiye'ye getirilmesinin ardından üç kolisinin kaybolduğu belirtilen silahlar konusunda basına gözdağı verirken, "Resmi makamlar neyin ne olduğunu biliyor. Türkiye'ye zarar verir bu yaptığınız işler. Bunlar konuşulmaz. Gerek yok. işlerin dibini, köşesini, kenarını bilmiyorsunuz...
Üç-beş tane
kayıp olan varsa vardır, çok önemli değil. Çıkmamıştır nakliyede... Devletin ciddi işleri bunlar... Bekleyin de bir soruşturma bitsin. Ne çıkacak? Türkiye burası, 50 bin tane örtülü, açık, gizli iş olur" diyordu. Bütün usta muktedirler gibi görünürde kendini değil devletini savunuyor ve böylelikle devletin ta kendisi olduğu izlenimi uyandırmaya özen gösteriyordu. Susurluk kazasından sonra yaptığı açıklamalarda da Kocadağ ve Bucak'ın Çatlı'yı yakalamış, teslim etmeye istanbul'a götürürken kaza geçirdiklerini ilan etmişti. Yaratıcı sanatçılığı gerçekten etkileyici: 'Çıkmamıştır nakliyede.' Halkının başına da gelir böyle şeyler. Manav eksik tartar. Markette sardırırsın, eve gelirsin, torbadan çıkmaz. Ağar, gözümüzün içine baka bak, 'Siz anlamazsınız' diyor ve çocuklarını kandıran bir baba gibi, gücüne güvendiği için hayli özensiz davranıyordu. Bunları söylerken Peter Sellers'ın dedektif Clouseau'su kadar ciddi ve kendinden emin ama ne onun kadar sakar ne de sevimli.
"Türkiye burası, 50 bin tane açık, gizli iş olur" diyerek nasıl bir çöplükte yaşadığımızı, sanki kendisi yıllarca Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve içişleri Bakanlığı yapmamış gibi, dolayısıyla bu durumdan sorumlu değilmiş gibi büyük bir fütursuzlukla dile getirebiliyordu.
Bir tuhaf hatıra
Üçüncü fotoğraf, DYP'nin eski seçim kampanyası afişlerinden biri. Fonda dev bir Türk bayrağı, Tansu Çiller'le karşılıklı durmuş, birbirlerine bakıyorlar. 'Artistlerin' fotoğrafçısı Erol Atar tarafından çekilmiş bu resimde çok irkiltici bir şey var. Sanki bu fikrin uygulama aşamasında iki sanatçı da bir anda alışık olmadıkları bir 'sahne korkusu'nun pençesinde bulmuşlar kendilerini. Önlerindeki masada Erol'un stüdyo aksesuvarlarından bir küçük süslü vazocuk. Ağar, bir elini masaya parmaklarını gererek dayamış. Diğer eli, karnıyla göğsü arasında, karşısındaki hanımı koluna takmaya hazırlanır gibi. Dev hilalin sivri ucu tam kafasına saplanmış, öteki ucu böğrünü dürtüyor. Sırtında yıldızdan bir kanat. Birbirlerinin gözlerine bakıyorlar. Resimdeki gerginlik karşısına geçip bakanı da yakalıyor.
'Burası Türkiye.' Çiller'le Ağar'ın arasına paylaşamadıkları hilal girdi.
Hakkında yazılan MiT raporu ve iHD dosyasında, mafyayla çıkar ilişkilerinin yanı sıra Ağar'ın karıştığı işkence ve yargısız infazlara da yer veriliyordu. istanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde 'Ölüm Timi' kurdurduğu, birçok gözaltında ölüm ve ev baskınından sorumlu olduğu savunuluyordu.
Her taşın altından onun adı çıkıyor.
O, her yolsuzluk ve devlet cinayetine 'Münferit' diyor. Ona kalırsa, 'Çok basit bir Susurluk olayı büyütülmüştür.' Yüzündeki derin sıkıntı ve kendi bildiklerini bilmek isteyen, merak eden herkesi küçümseyen ifadeyle yaşayan en güçlü Türk. Ağırbaşlı adam. Komiserlerin şahı. Derin devletin en derinindeki çekirdek. Onun karşısında herkesin eli kolu bağlı. Onun varlığı, emniyetimizi, adaletimizi, içişlerimizi anlatıyor.