RUHi SU DAN GRUP YORUM A TÜRKiYE DE SOL DEVRiMCi MÜZiK - 1
12 Eylülün kültürel etkileri 1990dan başlayarak 2000li yıllara doğru kendisini çok daha şiddetli bir şekilde göstermeye başladı. Yıllar içerisinde aydının,sanatçı nın tanımlanmasında çok tehlikeli değişiklikler ortaya çıktı. Edebiyattan sinemaya, tiyatrodan müziğe sanat alanında kimsenin yıllar önce tahmin bile edemeyeceği çok şey değişti. Korkak, sinik, liberal bir aydın-sanatçı kuşağı yaratılırken sanatlarından etkilendiğimiz, esinlendiğimiz ağabeylerimiz, ablalarımız direnerek üretmek yerine orta bir yolu ya da daha açıkçası teslim olmayı seçtiler. Bugün sol kimliklerini koruduklarını söyleseler de kime hizmet ettikleri, eserlerinde neyi anlattıkları bulanıklaştı ve geldiğimiz noktadan bakıldığında onların nerede durduğu apaçık ortaya çıktı. Bu eski kuşağın değerlendirilmesi bir yana 1990ların ortalarına doğru, Grup Yorumun şekillendirdiği, kolektif üretime dayanan devrimci sanatçı anlayışından etkilenerek ortaya çıkan ve diğerlerine göre daha yeni olan ama bütün söyleyeceklerini bir anda söyleyip tekrar ortadan kaybolan müzisyenler, gruplar da çıktı bu ülkede. Grup Yorumu marjinal olarak görmeye şartlanan ama kendilerinin esamesi bile okunmayan, eskisiyle yenisiyle her kesimden bu tür sanatçıların yaşadıkları kısırlıktır bizi bu değerlendirmeyi yapmaya iten.
Nereden nereye geldik?
Ülkemizde muhalif ve daha sonra giderek politize olan müzisyen tipi 1950lerin sonlarında belirmeye başladı. Ruhi Su ile ortaya çıkan bu yeni müzisyen-sanatçı tipi; yaşadığı dönemin politik gelişmelerine sırtını dönmüyor, üretimlerini gittikçe gelişen devrimci yaşamın içerisinde oluşturuyordu. Aşık tarzı o yılların en önemli muhalif müzikal çizgisini oluşturuyordu. Alevi kökenli aşık müziği en büyük çıkışını 1960 lı yıllarda yaptı. Ali izzet Özkan, Aşık ihsani, Aşık Mahzuni Şerif, Aşık Nesimi Çimen gibi müzisyenlerin Alevilik temelinde ve dil olarak Pir Sultan Abdala dayanan müzikal çıkışları ülkemizdeki devrimci gelişmelerle birlikte ele alınmalıdır. 1970lerle birlikte silahlı mücadelenin ülkemizin topraklarında ve halkın bağrında yer bulmasıyla yeni bir dönem başladı. Savaş, sanatçıları da etkilemişti. Ulaşa Ağıt Şarkışla Kızıldere ,Amerika Katil ,Erim Erim Eriyesin devrimcileri, savaşı anlatmak için ozanların gönüllerinden dökülüverdi. Savaş ülkemizde pek çok düşünceyi, alışkanlığı sarstığı gibi müzikte de eskimiş anlayışları kırarak yerine yeni bir anlayışı yerleştirdi. Keza faşizmin kitle katliamlarına başlaması ile birlikte bu kesimlerde -toplumcu duyarlılık adına- bir gerileme yi değil faşizmin saldırılarına cevap veren, devrimcileri öven ve muhalif kimliğini kaybetmeyen bir tarzı gördük. Faşizme karşı devrimci muhalefet, kendisiyle birlikte müziğini ve sanatını da geliştirmenin en güzel örneklerini verdi. Ruhi Su, söylediklerinin, yaptıklarının arkasında durdu ve tedavisi engellenerek bu tavrının bedelini yaşamıyla ödedi. Aşık ihsani; yıllar boyu ülkenin dört bir yanında sayısız gözaltı, tutuklama yaşadı. Aşık Mahzuni Şerif, cunta tarafından yargılandı ve toplumcu, devrimci tavrını sayısız müzisyeni etkileyerek korudu. Bu yıllarda aşıklar devrimci mücadele içerisinde azımsanmayacak bir görev üstlenmişlerdi.
Dönemin şehirli aşıkları da vardı. Rahmi Saltuk, Zülfü Livaneli, Mehmet Koç ve Sadık Gürbüz doğrudan bir örgütlü sanatçı tavrını benimsemeseler de dönemi ifade eden birçok devrimci esere imza attılar. Yine batı formlarına daha yakın çalışmalar yapan Cem Karaca, Edip Akbayram, Selda Bağcan gibi sanatçıları da bu gruba dahil edebiliriz. Peki, son gruba giren sanatçıların politik olarak tercihleri gerçekten bu muydu? Bugünden baktığımızda bu soruya cevap vermek gerçekten ama gerçekten çok zor görünüyor. En basit deyimiyle etkilendiklerini ve etkilediklerini söyleyebiliriz. Bilim bize o dönemi kendi koşulları içerisinde değerlendirmeyi öğretiyor ve biz bundan yola çıkarak sorunun temel noktasını örgütsüz olmak ta görüyoruz. Kendisini örgütler üstü, sınıflar üstü görme alışkanlığından olsa gerek, 12 Eylül le birlikte kolayca savrulan bu sanatçılardan bugün pek azı aynı çizgide durabiliyor. Dönemin sazı silaha, sözü mermiye dönüştürmeyi başarabilen pek çok sanatçısı 12 Eylül le birlikte karanlık dehlizlerde epey yol aldı.
Yazı dizisinin temelini oluşturan ve belki de en sonunda sormamız gereken soruyu biz baştan soralım: Peki ülkemizdeki devrimci ve toplumsal muhalefet-çok söylenegeldiği üzere seksen öncesine nazaran- düşmüşse ne yapmak gerekir? Öyle ya, sokaklarda yüzbinler yürürken devrimci marşlar söylemek pek zor olmasa gerek. Peki, sokaklarda yüzbinlerin yürümediği anlarda bir sanatçı ne yapmalıdır? Bugün kim ne yapıyor? Görevi devralmak ve mirası devralmak arasında çok fark olduğunu düşünüyoruz. Bugün yaşadıklarımız bu görevi bizimle birlikte, parmakla sayılacak kadar az sanatçının devraldığını ve mirası da bunun dışında kalanların har vurup harman savurduğunu doğruluyor.
Aşıklar birer birer ölüyor. Yerlerine yetiştikleri düşünülenler ise dar bir Alevilik temelinde müzik yapmayı sürdürüyor, hatta devlet sanatçısı unvanlarıyla sahnelerde boy gösteriyorlar. Her konserlerinde mutlaka bir Mahzuni Şerif türküsü söylüyor, ona övgüler düzüyorlar. Varını yoğunu bağlamanın tekniğini geliştirmeye harcayıp politik görevlerini hiç mi hiç önemsemiyorlar. Bugün hepsi teknik olarak Mahzuni Şerif ten çok daha iyi bağlama çaldıklarını düşünüyorlar, onun basit ama güçlü ezgileri üzerinden prim yapıyorlar.
Eskiler nedense hep eski türkülerini söylüyorlar ve bu şarkılar konserlerde çakmaklar yakılarak, meyhanelerde bardaklar tokuşturularak bayağı bir romantizme meze ediliyor. Yeniye ilişkin söyledikleri ise 1993 Sivas Katliamından öteye gitmemektedir. Kaldı ki bu katliamın üzerinden de tam 11 yıl geçmiştir ve sanki bu 11 yıl boyunca üzerine şarkı yakılabilecek hiçbir gelişme yaşanmamıştır. Sanki artık kimse öldürülmüyor ve artık hiçbir garibin üzerine ince ince bir kar yağmıyor, her yer güllük gülistanlık. Tekniğin-biçimin sorunları içeriğin çok ötesinde başat bir sorun olarak karşımıza çıkarılıyor.
En devrimci olanı, alttan alta ve hatta açıkça yılgınlığı anlattığı için bilinçsizce en iyi olarak kabul ediliyor. Tükenmekten, bitmekten, yenilmekten, sahipsiz kalmaktan, acılarla koyun koyuna yatmaktan bahseden onlarca devrimci şarkı var ortada. inanılmaz bir özgüvensizlik, halkla kucaklaşamamanın getirdiği bir adam sendeciliğin, vurdumduymazlığın geleceği nokta; bireyi yüceltmek ve halkı, devrimi küçümsemekten başka bir şey olmayacaktır.
Direniş kendi sanatını yaratır ve kural olarak yenilgi de böyle bir hakka sahiptir. 12 Eylül işte bu kuralı doğrularcasına ortaya, yenilen bir kuşağı ve onun pespaye ürünlerini dökmekten geri durmadı. Mahpuslarda duruldum ben diyen sanatçıların çokluğuna bakarak mahpus bile olmayanlar için konuşmak artık bir şey ifade etmiyor.
Peki, nerede kaldı halk festivalleri, devrimci geceler? Neden kimse marş söylemiyor? Marşı kaba slogancılıkla suçlayanların marşın yerine konması gerekeni hala söylemediklerini düşünüyoruz. Bunu en çok biz bilmek istiyoruz. Yerine yenisi koyulsa ya da önerilse söyleyecek bir şeyimiz olmayacak ama bütün bunların yerine türkü bar, kokteyl, yemekli-içkili geceler koyulduğunda bizim de söyleyeceklerimiz olacaktır.
Kendi örgütlülüğü-örgütsüzlüğü bir tarafa, devrimcisine ağıt bile yakamayan bir sanatçı tipi günümüzün gerçeğidir. Bırakın devrimcisini, günlük yaşam içerisinde depremle, selle, trafikle, açlıkla ölen bir halk için bile yaptıkları hala bir muammadır. Anılarla yaşayamazsınız. Aldırma Gönül otuz yılı aşkın bir süredir söylenen ve çok sevdiğimiz bir şarkıdır. Anlamlıdır, her mısrası pek çok insanı sarsacak kadar güçlüdür.Aldırma Gönül Vur Ulan Köpek Dölü, 1 Mayıs birer nostalji değildir. Bu şarkılardan hareketle pek çok şarkımız, marşımız hala güncelliğini koruyor ve bunlara yenilerin eklemek zorunluluğu ile karşı karşıyayız.
Bu yazı dizisi, yakın tarihimizin müzik temelinde bir değerlendirmesini yapmak amacıyla hazırlanıyor. Olayları ve kişileri değerlendirmenin ötesinde bir görev zorunluluğudur bizi bunu yazmaya iten. Kimse kendisini kandırmamalı. Sıradan bir bakışla her şeyin yolunda gittiğini düşünebilirsiniz ama yolunda gitmeyen bir şeyler var. Bu bir şeyler çok ciddi.