"arkeoloji bölümünün yeni mezunları olarak veda partisi veriyorduk. ne ki roza'nın benimle vedalaşmaya niyeti yoktu : "pekala, sayın ferruh ferman, beni dansa kaldırmayacak mısınız?"
ellerim de kekeliyordu; kesik jestlerle roza'ya uzandım. okur biraderim, okur bacım, seni tanımam etmem; bilmen gerekir ki, bir kadına elini verirsen, önünde sonunda tepene çıkmayı başaracaktır...
roza lastik gibi kıvrılıyordu kollarımda. gene de benim nazarımda, etek giymiş bir uganda generalinden farksızdı. ve bir mumya kadar iyi dans ediyordum...
ben gönül'e abayı yakmıştım. gönül de nadir denen bir neanderthal serseriyle nişanlanmıştı.
zaten kekemeydim, gelgelelim gönül'ün karşısında büsbütün dilsizleşiyordum. gönül de bana karşı sağırdı. tarih hala tekerrür ediyordu; gönül, ferman dinlemiyordu."
(bkz: dublörün dilemması)
dizeleriyle ironiye can vermiş yazar.