Kudret dağları, alaşehirin tam kuzeyinde, kuzey ormanının ise biraz kuzey doğusunda kalıyordu. Kuzey ormanından ayrılalı iki gün olmuştu, üçüncü günün sabahında kudret dağlarının eteklerine ulaşmışlardı. Yol boyunca damla ve tunç onlara yeni dersler vermiş, yeni hikâyeler anlatmışlardı. Bu hikâyelerin arasında anka kuşunun da hikâyesi vardı.
Anka kuşu, en nadir bulunan kuşlardandı. Tabiatları ateşti. Gözyaşları tüm yaralara iyi geliyordu. ve asla ama asla ölmüyorlardı. Ulu kral'ın simgesi olduğundan ve çok az sayıda olduklarından bu hayvanı avlamak yasaktı. Dünyadaki anka kuşlarının sayısı hiç değişmezdi. Bir anka kuşu öldüğünde kendi küllerinden yeniden doğardı. Bu yüzden çok bilge yaratıklardı anka kuşları. Hatta bazı Ankaların konuştuklarına dair rivayetler de vardı. Tüm bunlar göz önünde bulundurulunca bir anka kuşu öldürmek çok zalimce bir şeydi. Bu yüzden görevde sadece bir parça tüy isteniyordu.
Ankalarla ilgili bir diğer şey ise çok yüksek yerlere yuva yaptıkları gerçeğiydi. O kadar yüksek ki bulutların bile üzerinde olan anka yuvalarından bahsedilirdi.
Kafile, Kudret dağlarının eteklerinde kamp kurmuştu. Tunç, dağa tırmanmaya hazırlanan toprak ve suya birer halat verdi. tırmana bildiğiniz kadar yukarı tırmanın ve dikkatli olun, bu dağlarda kurtlar ve dağ aslanları da vardır. Dedi.
Toprak ve su, dağın eteklerinden yukarı doğru ilerlemeye başladılar. Uzun bir yürüyüşün ardından dik yamaçlarla karşılaştılar. Tırmanmaya başladılar. Tüm gün boyunca tırmandılar. Yorgun düştükleri bir düzlükte kap kurdular. Geceyi dinlenerek ve okuyarak geçirdiler, sırayla sabaha kadar nöbet tutmuşlardı.
Sabah erkenden tırmanmaya devam ettiler. Tam iki gün boyunca tırmandılar. Dağın zirvesine çok yaklaşmışlardı. Hava gittikçe soğuyordu. Uzaklardan anka kuşunun şarkısını duymaya başladılar. Ve sonunda dağın zirvesinde ankanın yuvasını gördüler. Zirveye giden yol karlarla kaplıydı. Uzun bir düzlüğün ardından tepeye çıkan dik bir patika vardı. Oraya doğru ilerlemeye başladılar. Yolu yarıladıkları sırada toprak arkasında çığlık atan suya döndü. Su yere diz çökmüş halde titriyordu. Etrafında üç tane iri kurt vardı. Ağır hareketlerle sunun etrafında daire çiziyorlardı.
Toprak kılıcını çekti. Bir nara atarak kurtlara doğru koşmaya başladı. Toprak'ı gören kurt da ona doğru koşmaya başladı. Birbirlerine yaklaştıklarında kurt sıçradı, toprak kendisini geri atarak kılıcını kurdun karnına geçirdi. Kıvranmaya başlayan kurdun kanı bembeyaz zeminde yayıldı. Kurtlardan ikincisi de topraka doğru koşmaya başlamıştı ama diğer kurt hala sunun yanındaydı. Toprak, üzerine gelen ikinci kurdu da ağır bir şekilde yaraladı. Son kurt, intikam almak istercesine suya saldırdı. Su kendini korumak için kolunu yüzüne kapattı. Kurt sunun kolunu ısırdı, tam kopartacaktı ki toprak kılıcını kurdun boynuna indirdi ve kafasını koparttı.
Yüzleri, elleri her tarafları kan içinde kalmıştı. Kan kokusuna başka kurtlar da gelebilirdi.
iyi misin? Kolunu göster bana! dedi toprak. Sunun kolu dirsekten bileğe kadar diş izleriyle doluydu ve kanıyordu. Toprak hemen çantasından bir bez çıkarttı ve onu sıkıca bağladı. Suyu açıklık alandan sürükleyerek kenara, kayalıkların yanına çekti. Kamp için yanlarında taşıdıkları çadırlardan birini kurdu ve üzerini karla örttü ne kadar elbise varsa hepsini sunun üzerine örttü. sen burada kal, ben gidip ankayı bulacağım, aşağıya kadar dayanamazsın. Eğer şanslıysak anka bize yardımcı olur. Dedi. Küçük kardeşinin yanağına bir öpücük kondurdu. buralara kadar ölmek için gelmedik. Sadece dinlen. Geri döneceğim. Dedi ve tekrar kurtların yanına gitti.
Yerde can çekişen iki kurdu da öldürdü. Kılıcını temizledi. Karla elini ve yüzünü yıkadı. Üzerindeki kanlı elbiseleri çıkarttı. Şimdi daha çok üşüyordu ama kan kokusunu alabilecek yırtıcılardan artık uzaktı. Titreyerek ankanın yuvasına doğru ilerlemeye başladı.
Kardeşini düşünerek ilerliyordu. Onun ölmesine izin veremezdi. Bu yola beraber çıkmışlardı. Ve beraber bitirmelilerdi bu yolculuğu tipi başlamıştı, toprak soğuktan donmak üzereyken ankanın sesini daha yakınlarda duydu. Kafasını kaldırdığında tipiden zar zor seçilen bir yuva gördü. Anka kuşunun yuvası.
Yukarı tırmandı. Yuvayı görüyordu ve anka kuşu da oradaydı. Sivri gagası, alev kızılı kanatları, gök kuşağının tüm renklerinden oluşan kuyruğu vardı. Muhteşem bir güzelliği vardı. Anka, toprakı görünce şarkısına son verdi.
hoş geldin yabancı. Dedi anka kuşu. Toprak önce bunun bir hayal olduğunu zannetti. Kulaklarına inanamamıştı.
o elindeki keskin çeliği kullanmayacaksındır umarım. Üzerinde hala kan kokusu var
Toprak nasıl davranacağını bilemedi. Kılıcını elinden karın üzerine bıraktı. Zaten soğuktan zar zor tutuyordu ellerinde.
hayır, ben sadece
gözlerinden okudum delikanlı kötü bir niyetin yok buraya gelmekte
evet, sizden bir parça tüyünüzü rica edecektim, ulu kralın görevi için
ulu kral ha! Uzun zaman oldu bu görev için birileri gelmeyeli. Diğerleri pek sevecen davranmazlardı bana. Hatta senin gibi rica eden hiç olmadı bu güne kadar!
ben, sizi konuşurken görünce çok, şaşı-
evet evet, şaşırdın bazıları koşarak kaçtılar benim konuştuğumu görünce anka gagasıyla bir tüyünü kopardı kuyruğundan. Toprakın ellerine bırakıverdi. al bakalım nazik delikanlı. Kibarlığına karşılık bir armağanım olsun. Toprakın yanık ellerini görünce merak etti anka kuşu. Toprak ona teşekkür etmek isterken sözünü böldü ve sordu ellerine ne oldu evlat?
ilk görevimde oldu. Ejderha yüzünden.
ejderhalar ne kadar saldırgan yaratıklar! Gerçi sizin yumurtasını çalmanız da pek hoş değil ama olsun! ellerini inceledi toprakın. istersen seni iyileştirebilirim delikanlı.
Toprak bu teklifi nazikçe geri çevirdi ve kardeşine olanlardan bahsetti. Anka kuşundan yardım istedi.
ah be delikanlı! Neden daha evvel söylemedin! Hadi yardıma gidelim kardeşine! Buralar sizin gibiler için tekin değil! dedi anka ve birden kocaman kızıl kanatlarını açıverdi. Bir pençesiyle toprakı kemerinden yakaladı ve uçmaya başladı.
şurada! işte! Kurtların leşleri!
Anka ve toprak sunun yanına yumuşak bir iniş yaptıalr. Toprak hemen suyu çadırdan çıkarttı ve yarasını ankaya gösterdi. Anka yarayı diliyle temizledi. Ve kafasını yana çevirip ağlamaya başladı. her ne kadar kardeşinin iyiliği için de olsa, toprak bir ankayı ağlarken görmenin dayanılmaz derece üzücü olduğunu anladı. Ankanın gözlerinden süsülen yaşlar, sunun yaralarını anında iyileştiriverdi. Ancak su çok kan kaybetmişti ve hala baygındı.
aşağı inmeniz çok uzun sürer. Yaraları kapansa da, kızcağızın ilaca ihtiyacı var, sizi aşağı ben indiririm dedi anka.
çok minnettarım, bu iyiliğinizi nasıl ödeyebilirim bilmiyorum.
ödedin bile delikanlı. Tatlı dilin, ve saygılı tavrın benim için bir armağan! dedi anka ve tekrar kanatlarını açtı. Toprak kurduğu çadırı ve eşyalarını çantasına tıkıştırdı hemen. Anka ikisini de kemerlerinden tutup dağın üzerinden aşağıda doğru uçmaya başladı.
Yukarıdan dağın yamacına baktıklarında tunç ve damlayı görebiliyorlardı. Toprak ankaya onları işaret etti kamp yerimiz orası! dedi. Anka kamp yerine doğru alçaldı.
Tepelerinde devasa anka kuşunu gören tunç ve damla şaşkınlıklarını gizleyemedi. Ankanın pençelerinde iki kardeşi görünce şaşkınlıkları ikiye katlandı. Anka yere iyice yaklaşıp iki kardeşi yavaşça bıraktı. Yükselirken topraka doğru sana başarılar diliyorum delikanlı! Umarım ilerde bir gün tekrar karşılaşırız! diyerek uzaklaştı.
her şey için çok teşekkür ederiz! diye bağırdı arkasından.
konuşuyor! Konuşan bir anka kuşu! diyerek şaşkınlığını gizleyemedi damla. konakta kimse bana inanmayacak!
Toprak, tunç ve damlaya başlarından geçenleri anlattı. Su iyileşene kadar, iki gün orada kamp yaptılar.
Su uyandığında tüm hikâyeyi ona damla anlattı. Su duyduklarına inanamadı. Kardeşine defalarca teşekkür etti.
sen sağ salim indin ya o dağdan önemli değil teşekkür etmene gerek yok. Kardeşler bu günler için var. Dedi toprak.
Kafile uzun bir molanın ardından yola çıkmak için sabahın olmasını beklemeye başladı.
-10-
Su kendini oldukça toparlamıştı bu iki günlük arada. Tekrar at sırtına çıktığında keyfi ve sağlığı oldukça yerindeydi. Kolunda hiç yara izi kalmamıştı. Korku ormanı, kudret dağlarının doğusunda fırtına deresinin hemen yanındaydı. Onlardan dört gün uzaklıktaydı. Yolun iki gününü neredeyse hiç mola vermeden geçirdiler. Üçüncü gün fırtına deresine ulaşmışlardı. Derede balık avlayıp akşam yemeği için kızartılar. Uzun süren ve akşam yemeğine eşlik eden sohbetleri sırasında tunç onları korku ormanı hakkında uyardı. bu görev diğerlerinden daha tehlikeli çocuklar korku ormanında sizi sadece harpyler beklemiyor. O ormanda çok değişik yaratıklar da var ve daha da kötüsü ormanın derinliklerinde bir yerde bir orc yerleşimi olduğundan bahsediliyor.
harpyler hakkında ne anlatacaksın bize tunç? diye sordu su. Sanki diğer tehlikeleri pek umursamamış gibi sormuştu bunu.
bu kadar kayıtsız ve sabırsız olma, tunç ve ben bildiğimiz her şeyi size anlatmak için buradayız. Ve size göz kulak olmak için. Her ne kadar görevlerde yanınızda bulunamasak da, elimizden geldiğince tek parça bitirmeniz için uğraşıyoruz. Diye payladı onu damla.
kardeşimin kursuna bakmayın, hep meraklıdır o. Diyerek sunun lafına devam etti toprak. devam edin efendi tunç, sizi dinliyoruz.
harpyler; minatorlardan bile tehlikeli yaratıklardır. O kadar ki harpynin zehirinin bir damlası bile on tane minatoru öldürecek güçtedir. Pençeleri derinizi biraz bile çizse sizi zehirlemiş demektir. Ve kaçarınız yoktur. Çok çevik ve yırtıcı yaratıklardır, uçabildikleri için umduğunuzdan daha çabuk sizi yaralayabilirler ya da bir bakmışsınız uzaklaşıp kaybolmuşlar
Onun dışında ormanda dev örümcekler, troller, zehirli kurbağalar, basiliskler dev yılanlar- ve daha bir çok yaratık vardır. En az harpyler kadar tehlikeli ve zehirlilerdir. Bu yüzden çok dikkatli olmalısınız.
ben suya gerekli büyüleri öğrettim. Biraz daha pratikle herhangi bir zehirlenmeyi tabi anında müdahale edebilirse- iyileştirebilir. Dedi ve sunun sırtını sıvazladı. gördüğüm en hevesli öğrenci.
siz de gördüğüm en iyi öğretmensiniz diye ona teşekkür etti su.
ben de henüz öğrenci sayılırım ama diyerek güldü damla.
Koyu sohbet yerini esnemelere bırakmaya başladığında gece olmuştu. Herkes çadırlarına çekilip, fırtına deresinin coşkun akıntısının sesi eşliğinde uykuya daldılar.
Gece yarısı toprak tunçun seslenmesiyle uyandı.
kalk! Kılıcını al! Yaklaşıyorlar!
kimler?! diye sordu toprak bir yandan yastığının altındaki kılıcını çıkarttı.
orclar! dedi tunç. ileride işaret ettiği yerde meşaleler yanıyordu ve gürültüler geliyordu. söylentiler doğruymuş! Gece ormanın dışına çıktıklarını tahmin edemedik! Kardeşini ve damlayı uyandır!
Toprak koşarak kardeşini ve damlayı uyandırdı. Bu sırada tunç kamp yerine yakın bir mağara bulmuştu. Hepsini oraya çağırdı. burası güvenli! Gelin!
Toprak, su ve damla koşarak mağaraya saklandılar. Biraz sonra orclar kamp yerine varmışlardı. Devriye ekibinin lideri olduğunu tahmin ettikleri iri yarı orc elini havaya kaldırarak durmalarını işaret etti. Gırtlağının derinliklerinden gelen korkunç sesiyle insan kokusu alıyorum! dedi. fazla uzakta değiller! Bulun onları! Bu gece taze et var! Yaklaşık on beş, silah kuşanmış orc hep bir ağızdan bağırmaya, tıslamaya başladı. Etrafa dağıldılar.
hepiniz hazır olun. Dedi tunç. Elindeki yayı gergin bir vaziyette tutmuş, en yakın orca nişan alıyordu. Toprak da yayını gerdi ve bir başka orca nişan aldı. Damla asasını sıkıca kavradı. Su bir parşömen çıkarttı ve belindeki keselerden birinin ağzını açtı.
Kısa boylu çelimsiz çirkin bir orc mağaraya doğru yaklaşmaya başladı benim işaretimi bekleyin. Dedi kısık sesle tunç. Orc adım adım mağaraya doğru yaklaştı. Karanlık mağaranın girişine kadar geldi. Elindeki meşaleyi içeri doğru uzattığı anda tunç bağırdı şimdi! ve okunu fırlattı. Orc bir domuz gibi bağırarak yere düştü. Bağırışı duyan diğer orclar bir anda mağaraya doğru koşmaya başladılar. Toprak nişan aldığı orcu iki atışta indirdi. Damla mağaranın dışına çıktı. Olduğu yerde durdu ve asasını yere vurdu. Yer titredi. Orclar bir an teredüddüt ettiler ama ilerlemeye devam ettiler. Damla bir büyü mırıldanıyordu. Ona doğru çok yaklaşmış olan bir orcu su, buz kütlesine çevirdi. Bir diğerini tunç okla indirdi.
Damla büyüye devam ederken orklar çok yaklaşmıştı tunç kılıcını çekti ve orklara doğru koşmaya başladı, hemen arkasından toprak koşuyordu. Tunç ve toprak ellerinden geldiğince orcları oyalıyordu. Damla büyüsüne devam ederken yerdeki irili ufaklı tüm kayalar havaya kalktı. Ve damla gözlerini açtı, son kelimelerle beraber asasını orclara doğru savurdu, mavi bir ışık eşliğinde tüm kayalar ve taşlar orcların üzerine yağmaya başladı. Neye uğradıklarını şaşıran orklar kaçmaya çalıştılar fakat tunç ve toprak buna izin vermediler. Bütün orcları kılıçtan geçirdiler.
kimse yara almadı değil mi? diye sordu tunç. Kimse den aksi yönde bir ses çıkmayınca çok harika bir iş çıkarttınız
-11-
Orc saldırından bir sonraki gece temkinli uyudular, sık sık nöbet değiştirdiler ve korku ormanının sınırlarına vardılar.
Tunç onlara dikkatli olmaları gerektiğini bir kez daha hatırlattı. onları ormanın diğer tarafında bekleyeceklerini söyledi. Vedalaşıp ayrıldılar.
Toprak ve su, buraya neden korku ormanı dendiğini anlamaya başlamıştı. Henüz yeni girmelerine ve gündüz olmasına rağmen güneşi göremiyorlardı. Birbirlerine yakın bir şekilde bir süre ilerlediler. Etrafta çok değişik böcekler, uzun dallı girift yapılı ağaçlar, eğreltiotları, sarmaşıklar vardı. Zemin kalın bir yaprak tabakasıyla kaplanmıştı. Kalın yaprak tabakasının altında bir şeyler sürekli hareket halindeydi.
dur! dedi toprak ve sunun kolundan tuttu. ileride zeminde hareket eden devasa yılanı işaret etti. Üç adam boyundaki basilisk, çürümüş yaprak zeminde kayarak ilerledi ve gözden kayboldu. daha sessiz ve dikkatli ilerlememiz lazım. Dedi toprak.
Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe burunlarına iğrenç, keskin bir koku gelmeye başladı. yakınlarda bir bataklık olmalıydı. iri eğrelti otlarını kılıcıyla biçerek ilerleyen toprak tekrar durdu. Çok büyük bir bataklığın dibine gelmişlerdi. Bataklığın içinde parlak renkli kurbağalar vardı. Kimin kırmızı benekleri vardı, kiminin sarı çizgileri. Havada uçuşan yusufçuk böceklerini dilleriyle kapmaya çalışıyorlardı. Bataklığın üzeri ise üstünde kurbağaların durduğu dev nilüfer çiçekleriyle doluydu.
karşıya nasıl geçeceğiz? dedi su büyük bir kaygıyla. Toprak en yakınındaki dev nilüfer yaprağının üzerindeki kurbağaları kılıcının ucuyla dürterek uzaklaştırdı. Büyük ağaçların birinden düzgün iki dal budadı. Nilüfer yaprağının üzerine çıktı ve suyu yanına çağırdı. gel, bununla karşıya geçeceğiz dedi. ben kürek çekeceğim, sen yaprağın üzerine çıkan kurbağaları uzaklaştır. Diyerek dallardan birini suya verdi. Yaprak o kadar büyüktü ki ikisini de taşıyabiliyordu. Bataklığı hızlı bir şekilde geçiyorlardı. Toprak kürek çekiyor, su da sopasının ucuyla nilüfer yaprağına atlayan kurbağaları bataklığa geri itiyordu. Birkaç dakikalık bu bataklık seyahatinin sonunda karşı kıyıya vardılar.
Sık ormanlık burada yerini dev ağaçlara bırakıyordu. Ağaçlar çok büyüktü. Sanki gök kubbeyi ayakta tutan sütunlar gibiydiler. Gri gövdelerinin etrafında on insan çember olsa yine de elleri kavuşmakta güçlük çekerdi. Bataklıktan önceki kısımın aksine burada büyük boşluklar vardı. Geniş alanda etrafı dinleyerek ilerlemeye devam ettiler. Harpylerin varlığında dair hiçbir belirti yoktu.
ilerde bir kaç mağara gördüler, bunlar daha çok dev ağaçların köklerinin altına açılmış oyuklar gibiydi. Mağaraların içinde orclar ve ya trollerin olma ihtimali yüksekti. Çok sessiz bir şekilde mağaraların önünden geçtiler.
işte oradalar! diye fısıldadı su. ilerdeki ağaçların dibindeki geniş çukurluk alanı işaret ederek. Kalabalık harpy sürüsü oldukları yere tünemiş uyuyorlardı. ne yapacağız şimdi? diye sordu su. Toprak belindeki bıçağı çıkartıp suya verdi.
sen bunu al saklan. Ben birini okla vurup kaçmaya başlayacağım, onlar beni kovalarken sen de gidip pençeyi alacaksın
çok kalabalıklar! dedi su. Plan hoşuna gitmemişti.
başka bir seçenek yok. Dediğimi yap. Diyerek saklanması için onu dev ağaçlardan birinin arkasına yolladı.
Toprak yayını eline aldı. Sadağından bir ok çıkartıp yayına geçirdi ve iyice gerdi. Geri renkli, insan suratına benzeyen bir suratı, mor renkli tüylü kanatları, dev pençeleri olan yaratığa doğru nişan aldı. Son bir kez suya baktı. Ağacın arkasına saklanmış onun atış yapmasını bekliyordu. Nefesini tuttu ve başparmağını serbest bıraktı. Okun çıkarttığı ıslık sesine uyanan harpyler birden uçuşmaya başladı. toprak ın vurduğu harpy olduğu yere yığıldı ve can çekişmeye başladı. bütün sürü toprağa doğru çığlık çığlığa uçmaya başlamıştı. Toprak iki tanesini daha vurmayı başardı. Yayını bir kenara fırlattıktan sonra kılıcını çekti. O da sürüye doğru koşmaya başladı. bu esnada su elindeki bıçakla, toprakın ilk vurduğu harpynin yanına gelmişti. Tırnaklarına değmeyecek şekilde ölmüş harpynin pençesini kavradı ve kesmeye başladı. tüm kuvvetiyle biraz bastırınca pençe elinde kalıverdi.
Toprak üzerine saldıran harpylerin pençesinden yere yatarak, sağa sola kaçarak kurtulmaya çalışıyordu. Bir iki tanesinin ayaklarında büyük yaralar açmıştı ama bu fayda etmemişti. Geri çekilmeye niyetleri yoktu. Üzerine hamle yapan yaratıklardan birini daha yaralamıştı ki arkasından bir harpy kanadıyla ona sertçe vurdu. Sırt üstü yere düşen toprakın kılıcı elinde düşmüştü. Toprak yukarı doğru baktığında kendisine yaklaşan büyük pençeyi fark etti kollarını yüzüne siper yaptığı anda ormanda büyük bir kükreme duyuldu.
Az önce önlerinden geçtikleri mağaraların birinden dev bir trol gürültüyü duymuş olsa gerek- harpylere doğru koşuyordu. Topraka saldıran harpyler birden trole yöneldiler. Dev yaratık, elindeki büyük kütükle etrafında uçuşan harpyleri savuşturmaya çalışıyordu. Toprak bu fırsattan yararlanıp ayakalktı. Kılıcını aldı. Uzaktan ona doğru koşan suyu gördü.
pençeyi aldım! gidelim hemen! dedi su.
koş ben sana yetişirim! dedi toprak ve sunun olduğu yöne doğru koşmaya başladı. ilerde yere attığı yayını ve sadağını aldı. Koşmaya devam ederken arkalarından gelen bir şey olduğunu sezdi. Arkasına göz ucuyla baktığında yerde yatan onlarca harpy ve peşlerinden koşan sinirli bir trol gördü.
Trolün bir adımı onların dört adımına bedeldi. Her ne kadar ondan uzakta da olsalar trolün onları yakalaması an meselesiydi. Nefes nefese dur! Kaçamayız! Sen ağacın arkasına saklan! dedi toprak. Su hemen ağaçlardan birinin arkasına saklandı. Toprak trole doğru bir iki ok fırlattı ama kalın derisine ok işlemiyordu. Son bir çare kılıcını çekti ve gardını aldı. Olduğu yerde kımıldamadan trolün ona doğru koşmasını izliyordu. Bu hızla trol ona çarparsa kırılmadık kemiği kalmazdı. Yine de yerinden kımıldamadı. trol yeri sallayan adımlar atarak onun dibine kadar gelmişti ki bir toz bulutu kalktı ve trol birden taşa dönüşüverdi.
Su elindeki parşömeni diğer parşömenlerin arasında koydu. Toprak, önünde duran dev trol heykeline bakakalmıştı. Bir an için öleceğini düşünmüştü.
hadi gidelim. Gürültüyü duyan diğer yaratıklarda gelmeden ormandan çıkmamız lazım! dedi su abisini kolundan çekeleyerek trolün yanından uzaklaştırdı. Ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladılar.
-12-
Korku ormanının doğu hududunda kamp kurmuş olan damla ve tunç uzaktan gelen iki çocuğu gördüklerinde yerlerinden fırladılar. Karşıdan onlara doğru koşan çocukların yüzünde zaferin tatlı tebessümü vardı.
Bir araya geldiklerinde uzun uzun olanları birbirlerine anlattılar. Tunç onlar üç gün gelmeyince ormanın içerisine birkaç kısa keşif yapmış ama izlerine rastlayamayınca ve biraz da kuralları ihlal etmemek için- geri dönmek zorunda kalmış. Toprak ve su, onlara bir gece ağaç tepesinde sabahladıklarını ve ondan sonra hiç uyumadıklarını anlatmışlar.
Muzaffer iki çocuk, her ne kadar da gözlerine sevinçten uyku girmese de, tunç ve damlanın ısrarıyla biraz uyumuşlar.
Ertesi sabah çıkılan dönüş yolculuğu on iki gün sürmüş. Tunç ilk uğradıkları köyden alaşehire bir ulak yollayıp, dönüş yolunda olduklarını haber etmiş.
Alaşehire vardıklarında taşlı yol üzerinde toplanan halk onları büyük bir coşkuyla karşılamış. Toprak, kendisine kılıcı hediye eden demirciyi kalabalığın arasında görmüş ve ona ejderhanın ininden aldığı altın tepsiyi hediye etmiş. Kılıcının hünerleriyle ilgili hikayeleri uzun uzun anlatacağına dair bir söz de vermiş demirciye.
Coşkulu kalabalık mavi konağın kapısına kadar onları takip etmiş. Mavi konağın kapısına vardıklarında onları ulu kral, büyücü poyraz ve kraliçe meltem karşılamışlar. Merdivenleri ikişer ikişer inen yaşlı büyücü poyraz kollarını daha merdivenlerin başında açarak hoş geldiniz! Hoş geldiniz! diyerek iki genci kucaklamış.
Merdivenlerin tepesine çıktıklarında ulu kralı eğilerek selamlamışlar. Kral elini havaya kaldırmış ve tüm şehir birden sessizliğe bürünmüş. Tunç boynundaki çantayı topraka uzatmış. Toprak, çantanın içindekileri bir bir çıkartmaya başlamış.
Bir adet ejderha yumurtası, bir minator boynuzu, anka kuşu tüyü ve harpy pençesi.
Kral bu dört ganimete gülümseyerek bakmış ve konuşmaya başlamış. siz iki genç! Bu getirdiğiniz ganimetlerin hepsinin gerekliliklerini yerine getirecek tabiattasınız! Ejderha yumurtası, içinizdeki cesaretin bir sembolüdür! Çok az kimsenin içinde cesaret ateşi yanar! Minator boynuzu gücünüzü simgeler! Canlıların gücü sadece kaslarında değildir! Aklı da güçlü olmalıdır. işte bu akıl gücü ve bilgeliğinize anka kuşu tüyü simgeler! Harpy pençesi ise sizin kararlarınızı ve bu kararlardaki kesinliğinizi simgeler
Tüm bu ganimetleri bana getiren sizler, ulu kralın görevini başarılı bir şekilde yerine getirdiniz! Ben de size benden istediğinizi vereceğim
Kılıcını çekti ve genç toprak diz çök!
Toprak ulu kralın önünde diz çöktü, kalbi hiç olmadığı kadar hızla atıyordu.
benimle beraber söylediklerimi tekrarla! dedi ulu kral. her ne sebeple olursa olsun
Toprak tekrar ediyordu. her ne sebeple olursa olsun
canım pahasına bile olsa yalan söylemeyeceğime
canım pahasına bile olsa yalan söylemeyeceğime
yüreğimdeki cesaret ateşini
yüreğimdeki cesaret ateşini
daima canlı tutacağıma
daima canlı tutacağıma
doğruyu savunmaktan asla vazgeçmeyeceğime
doğruyu savunmaktan asla vazgeçmeyeceğime
tüm varlığım üzerine yemin ederim!
tüm varlığım üzerine yemin ederim!
Ulu kral kılıcıyla toprak'ın omuzlarına dokundu.
şövalye olarak kalk!
Mavi konağın kapısında birikmiş tüm Alaşehir onları alkışlıyordu. Toprak ve sunun gözleri dolmuştu. Tunç ve damla topraka sarıldılar.
sana gelince genç bayan, seni baş büyücümün ikinci yardımcısı ilan ediyorum, iki tane çok kıymetli öğretmenin oldu. Değerini bil dedi ulu kral.
teşekkür ederim kralım! dedi su yanakları yine kızarmıştı, bu sefer mutluluktan.
Böylece iki kardeş uzun süren bir maceranın sonuna gelmişlerdi. Başarılarını kutlamak için alaşehirde bir hafta süren bir karnaval düzenlendi. Karnavalın ilk gecesi kısaselvi köyüne dönüp babalarıyla hasret giderdiler. Daha sonra onu da yanlarına alıp alaşehire yerleştiler.
Halk ne kadar onlara gıpta etse de hikâyelerini dinleyince biraz korktular. Kimse onların geçtiği yollardan geçmeye cesaret edemedi. Kral ateş sonradan bu olaya çok itiraz etti. iki kişi oldukları için ganimetlerin her birinden ikişer tane olması gerektiğini söyledi. ama başarılı olamadı iddiasında. Durumu kabullenmek zorunda kaldı. Hatta kral ateşin birkaç kez topraktan ülkesine saldıran orklarla ilgili yardım istediği bile söylendi bir aralar
-13-
masalcı artık köz olmuş kamp ateşinin başında piposunu tekrar yakıyordu.
söylentiler bir yana dursun, o iki genç hayallerinin peşinden koşmuş ve onları elde etmişlerdi. Toprak uzun süre ulu kralın muhafızlığını yapmış, tunç öldükten sonra kraliyet muhafızlarının komutanı olmuş. Su ise baş büyücülük görevine geçen damlanın yardımcılığını yapmış. Onlar kaderlerine razı olmadılar, kaderlerine yön verdiler ve ölene kadar mutlu yaşadılar
Masalcı son cümlesini bitirdikten sonra çantasını sırtlandı. Piposundan bir nefes daha çekti. bu gecelik bu kadar çocuklar Gitme vakti. Yolum uzun
bir daha ne zaman geleceksin masalcı? diye sordu çocuklar hep bir ağızdan. Gidişinden pek memnun değillerdi.
çok sürmez yeni hikayeler öğrenip yanınıza gelirim
Badem birden atılıp masalcıya: peki büyücü poyraz? Ona ne olmuş?
sır saklayabilirsen... Dedi masalcı ve birden ortadan kayboldu