cehennemin yeryüzündeki tezahürü olarak bilinir.cezaevindeki uygulamalara maruz kalan tutuklular hitlerin nazi dönemi uygulamarının daha gelişmişlerini üzerine denendiklerini ifade eder.
o dönemde cezaevinde bulunan yılmaz sezgi'nin anlatımı buna canlı bir örnektir.
ben yakalandığımda 17 yaşındaydım ve sıkıyönetim vardı. ardından darbe oldu. sabahın erken saatlerinde gardiyanların mazgallara vurmasıyla uyandım. durumu çözemiyordum. darbe sözlerinden, hep bizi kurşuna dizeceklerini düşünüyordum. arkadaşların yanından ayrılmak istemiyordum ve korkuyordum. ardından işkenceler başladı. koğuşlardan hücrelere alındık. hücreler, işkencehane olarak kullanılıyordu. mahkumları demirlere bağlayarak, kalaslarla, zincirlerle vuruyorlardı. mahkumların ağzından ciğer parçaları gibi kanlar dökülüyordu. özellikle mustafa karasu'ya yapılan işkenceler çok ağırdı, hepimiz onun öleceğini düşündük. mahkumların o işkenceleri izlemesi için baskı yapıyorlardı. gözlerini bile kırpanlar, aynı işkenceye maruz kalıyordu. karasu'ya, türk olduğunu söylemesi için ağır işkenceler yaptılar, o bunu kabul etmeyince en son "ah de seni bırakalım" dediler, ama o yine kabul etmedi ve bırakmak zorunda kaldılar. bunu unutamıyorum.benim kaldığım koğuşta insanlar işkencelere dayanamayarak kendini asıyordu. cinsel organlara ip bağlayarak mahkumların boynuna bu ipi asıyor ve günlerce koğuşta böyle dolaştırıyorlardı. cinsel organlarını boyuyorlardı. tabii bunun utancı çok ağırdı. herkesi çırılçıplak halde üst üste yığıyorlardı. irak'taki görüntüler, bunların yanında neredeyse hiç kalıyor. havalandırmalarda herkesi soyarak, makatlarını mahkumlara açtırıp, demir tellerle not olup olmadığını kontrol ediyorlardı. günlerce birbirimizin yüzüne bakamıyorduk. artık kolay yoldan ölümün yolunu arıyorduk. mahkumlara cop sokmalar, yere yatırıp ağzına idrar yapmalar sıkça yapılan işkence türleriydi. yine mahkumlara, su içtiğimiz bidonlara tuvalet ihtiyaçlarını yaptırıyorlardı. bu bidonlar, su verilmediği için günlerce koğuşta kalıyordu. sayıma gelen gardiyanlar bizim paramızla aldıkları parfümleri sıkarak içeri giriyorlardı. tabii ardından yine dayanılmaz kokular... suyu kısa süreli açıyorlardı ve biz bidonları yıkayıp tekrar içinde su içiyorduk. bu nedenle birçok mahkum bulaşıcı hastalıklara yakalandı. daha önce ölüm orucuna girenleri hiç görmemiştim. ölüm orucundan aylar sonra ilk kez hayri durmuş'u duvar dibinde gördüm. önceki halini hatırladım ve sanki içimden bir parça koptu, çünkü görüntüsü beni korkuttu. sadece kemiklerden ibaretti. o aklıma her geldiğinde aynı duyguları yaşıyorum ve bu bana acı veriyor. anlatamıyorum, yaşananlar kelimelerle dile getirilemiyor.
esat oktay, saat 03.00'te sarhoş halde gelerek, rum çocuklarını kıbrıs'ta nasıl doğradığını anlatıyordu. diyarbakır zindanının yarattığı izler ömür boyu silinmez. mazlum (doğan) arkadaş kendi mendiliyle çatıdan akan suyu konserve kutularına sıkarak bize dağıtıyordu. bu yoldaşlık, bizi vahşete karşı yaşattı. bu vahşet, bugüne dek dünyanın hiçbir yerinde yaşanmamış. ama insanlar, cezaevlerine karşı duyarsız kalmaya devam ederek bu suça ortak oluyor. türkiye kendisini artık bu utançtan kurtarmalıdır!